Haber Detayı
14 Şubat 2019 - Perşembe 09:43 Bu haber 479 kez okundu
 
BİRAZ HÜZÜN… 
- Haberi
BİRAZ HÜZÜN… 

BİRAZ HÜZÜN… 

Geçenlerde bir dostum aradı, hastaydı biliyordum, halini hatrını sordum. Hastalığından ve doktorun kendisine verdiği ilâçlardan bahsederken,  kurduğu cümlede dikkatimi çeken ve direkt odaklanmama sebebiyet veren bir kelime vardı; Nootropil…. Hafıza kaybı, dikkat eksikliği, denge bozuklukları , baş dönmesi vb beyin rahatsızlıklarının tedavisinde kullanılan bir ilâç olduğunu annemden  biliyordum. Ancak  Nootropil benim için sadece bir ilâç adı değildi. Bu ilâcın adını duyunca, arkadaşımın devamında konuştuklarını dinlemekten ziyade,  ilâcın geçmişte  bende bıraktığı derin izlere doğru  beynimde bir zaman yolculuğu başladı.  

Bu yolculuk beni 17-18 yıl öncesine, 2001 yılının Eylül ayına götürdü:  Doktorlar, hemşireler, hasta bakıcıları, labirent gibi hastane koridorları,  poliklinikler,  servisler, teşhisler, tahliller, filmler, tedavi süreçleri, acil servisler, yoğun bakım  üniteleri,  ameliyathaneler…  sağlık  adına pek  çok şeye ilk kez tanık olduğum ve bir çok şeyin de ne demek olduğunu öğrendiğim yere; KTÜ Farabi Hastanesi’neydi zamanda yolculuğum… 

Çok hızlı bir film şeridi gibi bunlar ve  daha nicesi geçti zihnimden ve  gözümün önünden. Rize’de ilk doktora gidişimizi, oradan  Trabzon’a  sevkimizi, sonra çekilen “Emar”ı   ve o emar (MRI) raporunda yazan ve kalıcı belleğime kaydedip hiç unutamadığım o olumsuz  ifadeyi de  hatırladım: ”Sağ kavernöz sinüs lokalizasyonunda 1,2 mm*1,8mm ebatında menangioma ile uyumlu kitle lezyonu”. İfade aynen böyleydi,  koyu renkli yazılmıştı. Sonra, o zaman Üniversite Hastanesinde Beyin  Cerrahisi dalında uzmanlık  yapan Dr. Bekir Bey’in,  hocasına, Prof. Dr. Kayhan KUZEYLİ’ye  danıştıktan sonra, biraz üzgün bir edayla elindeki dosyada karar kısmına “Yatış” yazdığını hatırladım. Ve o esnada yaşadığım üzüntüyü, korkuyu, kaygıyı ve çaresizliğimi de… 

Rahmetli annemin hastalığıyla böyle tanışmıştık. Sağ Kavernöz neydi, sinüs lokalizasyonu neresiydi, kitle lezyonu ne demekti,  menangioma  nemenem bir şeydi,  beynimdeki bu sorularla cebelleşip durdum.  Her ne kadar  tıbbi terimler kullanılıyor olsa da, tetkik süreci,  hastaneye yatış kararı ve bunların bizim vücut kimyamıza yansıyan  olumsuz etkileri, işlerin pek de yolunda gitmediğini gösteriyordu.  Rahmetli de, bizim  geçiştirme cevaplarımızdan ziyade, adeta yüzümüzdeki ifademize ve tavırlarımıza bakarak konu hakkında bilgi sahibi olmaya çalışıyordu. Zaten çok da uzun sürmedi, beynindeki tümörün varlığını öğrenmesi. Cenab-ı Zülcelâl’in  hikmetinden sual olunmaz ya; yüzde hafif bir uyuşma belirtisi ile başlayıp beyin tümörü tanısıyla sonuçlanan bu süreçten, çok kısa bir süre sonra, bu kötü haberin vücuttaki artçıl etkisi ile oluştuğunu düşündüğüm, tansiyon ve şeker hastalıklarıyla da mücadele etmemiz gerektiğini söylediler bizlere.  

Yatış işlemlerini  çaresiz, hızlı bir şekilde yaptırmıştık.  Aileden herkese bu haber tez ulaşmıştı…  Bizim KTÜ Farabi Hastanesi’ni yaklaşık 8-9 yıl mekan tutma sürecimiz de işte böyle başlamıştı. Otoparkından kantinine, yoğun bakım ünitelerine varıncaya kadar her biriminde ve her bölümünde nice anılar, nice hüzünler ve zaman zaman da nice ümitler biriktirdiğimiz o hastane köşeleri… Bazen koridorundaki koltukta sabahladık, bazen de nöbetleşerek arabamızın içinde. Kimi  zaman acil servisin kapılarında ümitli bekleyişlerle acımızı yudumladık, kimi zaman o yollarda kazalara karıştık, yaramızın üzerine tuz biber olan…  

Zaman zaman doktorlardan aldığımız bir güzel haberle birbirimize kenetlendik, zaman zaman da halimize şükretmemize vesile olacak  başka hayat hikâyelerine şahit olduk.  Doktorların da insan olduklarını, hata yapabileceklerini gördük, ama “Allah oraya düşürmesin,  oranın eksikliğini de  vermesin” şeklindeki duamızı da en çok dillendirdiğimiz mekanlar oldu oralar bize. İnsanoğlunun her şeye alıştığını, sabretmek  gerektiği düşüncesinin taa iliklerimize kadar işlendiği yer yine o  hastane köşeleriydi bizim için. Aslında her birimizin içimizde sakladığımız  ayrı bir hikâyesi olmuştur ya bu süreçte, lâkin yüzünü ekşitmeden acıyı yudumlama sanatı değil miydi sabır, onu yaşadık  işte, ailecek… 

Günler ayları, aylar yılları kovaladı. Hastalıkla ailece çok iyi mücadele ediyorduk. İyi motive olmuştuk, hiçbir şey bize zor gelmiyordu, bir hizmet yarışı halindeydik ve bu olaya bir ibadet şuuruyla bakıyorduk. Bu tavrımızla aynı zamanda birbirimize de güç veriyorduk.  Kimyasalından  doğal bitkisel ilacına, nerede ne varsa fayda sağlayacak, onu bulup  buluşturuyor,  ardından  göz  yaşlarıyla  karışık  olan  dualarımızı da  hiç eksik etmiyorduk. Bir yandan da,  hasta dosyasının bir kopyası  elimizde  Ankara’dan İstanbu’la,  görüş  almadığımız doktor kalmamıştı. İmtihan aynı zamanda bizim de imtihanımızdı. Üzerinize afiyet, beyinde tümör,  diyabet  ve tansiyon hastalıklarının yanında, çekilen filmler ve vücuda verilen ışınların yan etkisinden midir bilemedim; bir de Meme-Ca hastalığı ile mücadele etmeye başlamıştık.  

Operasyonlar, ilâçlar, tedaviler derken vücut direnci iyice zayıflamıştı. Artık tedaviler eskisi gibi cevap vermemeye başlamıştı.  Metastaz denilen  şeyin süreçte son radde olduğunu öğrendiğimizde, artık çareyi daha çok dualarda aramaya başlamıştık. Hiçbir zaman  isyanımız  olmamıştı ama bu olaydan sonra maalesef ümitsiz bekleyişimiz başlamıştı... Allah bütün hastaları şifasız, hasta yakınlarını da çaresiz bırakmasın, hepimize hayırlı ömürler, hayırlı ameller ve hayırlı ölümler nasip etsin inşallah.  

Artık tedavimiz Rize’deki hastanelerde devam ediyordu. 2010 yılının Şubat ayının 14’üydü. Günlerden pazardı. Şubatın 14’ü benim  öğretmenlik  mesleğine başlama yıldönümümdü. Aynı zamanda sevgililer günüdür 14 Şubat, malumunuz. Nedense o gün tıraşımı olup öğlen sularına doğru gitmiştim hastaneye. Öğle çorbasını kendi ellerimle yedirmeye çalışmıştım anneme. Meğer ki o iki kaşık çorba, rahmetli annemin bu dünyadan alacağı son rızıkmış. Durumunun kötüye gitmeye başlamasından sonra yapılan tüm müdahaleler maalesef yeterli olmadı. Okuduk, üfledik, yalvardık, yakardık tevekkül ettik ve her şeyi yoktan var edene sığındık.  

Belli ki bizim de teslim olma zamanımız gelmişti.  İsyan etmememiz gerekiyordu biliyorduk, ancak hastane koridorunu dolduran o kalabalığın feryatlarını  kim susturabilirdi ki!  O feryatlara duyarsız kalmayıp, “şu kadar yıldır bu işi yapıyorum, hiç böylesine şahit olmamıştım” şeklindeki sözleriyle, duygumuza ortak olup bizimle beraber gözyaşı döken,  son müdahale ekibindeki ismini bilmediğim o müstesna hemşire hanımefendiye en içten saygılarımı, hürmetlerimi sunuyorum. Onun gözyaşları çok kıymetliydi bizim için. Lakin, bizler için dünyalarımızın yıkılması demek olan annemizin Rahmet-i Rahman’a kavuşmasının, doktor dilinde “hasta ex oldu” şeklinde  tanımlanması, onlar açısından normal olsa da bizler açısından hiç de kabul edilir değildi.  

Necip Fazıl’ın “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber… Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber”  veciz sözü ile teselli bulmaya çalışmaktan başka tutunacak dalımız kalmamıştı. Ve… artık bizim için  14 Şubat, hüzün dolu bir gün olarak tarih sayfalarındaki yerini almış  oldu,  2010’dan bu yana. Cenab-ı Rabb-ûl Alemin gani gani rahmet eylesin, yeri mekanı Cennet olsun inşallah, amiin.  

Bu vesileyle aramızdan ayrılışının sene-i devriyesi münasebetiyle,  Anacığımın ruhu için; duamıza amin diyenlerin yakınlarından ebediyete göç etmiş olanlar için; “yok mu bize de bir Fatiha okuyacak” diye bekleyen garipler için, bir Fatiha-i Şerif okumanızı istirham ediyorum. 

Cenab-ı Allah  cümlemize rahmetiyle merhametiyle muamele eylesin. Kalın sağlıcakla.  

                                                                                                 Ş Şemsi ŞAHSİ / Eğitimci  

Kaynak: Editör:
Etiketler: BİRAZ, HÜZÜN… ,
Yorumlar
Haber Yazılımı