Haber Detayı
02 Haziran 2011 - Perşembe 19:05 Bu haber 180 kez okundu
 
DIŞ DÜNYADAKİ GELİŞMELER VE AKP POLİTİKALARI (1)
- Haberi
DIŞ DÜNYADAKİ GELİŞMELER VE AKP POLİTİKALARI (1)

Ramazan BURSA     DIŞ DÜNYADAKİ GELİŞMELER VE  AKP POLİTİKALARI (1)   ETKENLER ve KIRILMA NOKTALARI Arka Plan Sovyetlerin dağılmasının ardından Rusya etkinliğini yitirmiş ve dünya tek kutuplu bir görünüm kazanmıştı. Asırlardır dünya hâkimiyeti özlemi içinde olan kapitalist ülkeler bu gelişmeyi bir fırsat olarak değerlendirdiler. Hâlbuki gerçekte, kapitalist sistemi kuran Siyonizm, alternatif olarak komünist sistemi de oluşturmuş, dünya hâkimiyetine ulaşmak için adeta bu iki sistemi yarıştırmıştır. Yani Siyonizm dünya hâkimiyetini sağlamak için bu iki anlayıştan birini tercih etmekte bir sakınca görmemiştir. Zira iki anlayışı da kuran kendisidir. Dini inançlara alenen karşı çıkan ve insan haysiyetine itibar etmeyen komünizm takriben yetmiş yıllık bir süreçten sonra hayatiyetini devam ettirememiş ve çökmüştür. Sıra, görünüşte demokrasiye, insan haklarına, özgürlüklere, dini inançlara ve serbest teşebbüse değer veren kapitalist sistemin uygulanmasına gelmiştir. Hâlbuki Kapitalizm hakikatte, ekonomik tahakküm ve askeri müdahaleler yoluyla, “Global Sermaye”nin dünya hâkimiyetini sağlayacak bir strateji izlemektedir. İkinci dünya harbinden sonra Mevcut Dünya Düzenini kuran galip devletler, Birleşmiş Miletler, NATO, IMF, DB, DTÖ,  hatta uluslar arası adalet kurumları v.s. ile, bu sömürü düzeninin kurulmasına ve sürdürülmesine büyük özen göstermişlerdir. Bu arada bir sömürü aracı olan Dolar dünya parasına dönüştürülmüştür. Ancak Komünizmin iflas etmesinin ardından dünyaya barış ve huzur geleceğini ümit edenler, yanıldıklarını anlamak ta gecikmediler. Önce Irak bombalandı, NATO bir Savunma Paktı olmaktan çıkartıldı, artık bir tehdit olmaktan çıkan komünizm yerine İslam ve İslam âlemi düşman olarak ilan edildi. İkiz kulelerin yıkılmasından sonra ABD  bu tavrını netleştirdi; İslam âlemine karşı, bizzat ABD Başkanının ağzından, haçlı seferi başlattığını ilan etti. Akabinde Afganistan NATO şemsiyesi altında işgal edildi; Irak’ta ise bu mutabakat sağlanamayınca ABD, İngiltere ile birlikte doğrudan işgale girişti. 1990’ların başından itibaren çeşitli vesilelerle Bosna, Somali, Sudan gibi Ülkelere müdahalelerde bulunuldu. Dünyayı tek başına yönetmeye karar veren ABD, bu müdahaleleri gerçekleştirecek teknolojik ve askeri altyapı oluşturma çalışmalarına hız verdi. Ancak, askeri müdahaleler hem pahalı hem de kamu oyunda huzursuzluk ve antipati doğurmaktaydı. Zira işgallere karşı gösterilen direnç, karşılıklı büyük kayıplara mal olmakta ve işgalciler çok büyük itibar kaybına uğramaktaydı. Dolayısıyla,  ABD ve Batı alemi Dünya hâkimiyetinin sağlanmasında daha yumuşak metotlara ihtiyaç duyulmaya başladı. Bu bağlamda en etkili araç Ekonomi olarak gözükmektedir. Uygulanan ekonomi Politika ile zayıf ülkelerin siyaseten esaret altına alınmasına paralel olarak, Kapitalist ülkelerin teknolojik üstünlüklerinin korunması, medya hâkimiyeti ve siyasi kadroların etki altında tutulması hedeflenmektedir. Yani, dünya hâkimiyetinin sağlanmasında Siyonizm: o         Ülkelerin ekonomilerinin kontrol atına alınmasına (borçlandırma; özelleştirme ile stratejik tesislerin mülkiyetlerinin elde edilmesi, ülkelerin bütçe ve  yatırım stratejilerinin kontrol altında tutulması v.s.); o         Petrol ve Doğalgaz başta olmak üzere tabii kaynaklarına el konulmasına; o         İslam inancının ve ahlaki değerlerin yozlaştırılmasına; o         Aile yapısının bozulması ile sosyal yapının çökertilmesine ve böylece kitlelerin dirençlerinin kırılmasına; Batı değerlerinin üstün olduğu kanaatinin topluma benimsetilmesine; o         İslam ülkelerinde kendileri ile uyumlu çalışacak siyasetçilerin desteklenmesine; o         Ancak bütün bu girişimlerin netice vermemesi durumunda, Askeri müdahalelere hazırlıklı olunmasına; Karar vermiş ve tatbikata geçmiş gözükmektedir. Bu konular Irkçı emperyalistler tarafından özenle takip edilmekte, birçok düşünce kuruluşu bu konularda proje üretmekte ve strateji geliştirmektedir.   SON GELİŞMELER ABD de PENTAGON (ABD Genel Kurmay Başkanlığı), Deniz ve Hava kuvvetleri komutanlıkları, Savunma ve Dış İşleri Bakanlıkları ile CIA gibi istihbarat kurumları, sayıları kabarık olan RAND Corparation, gibi düşünce kuruluşları bu konularda sürekli araştırma yaparak raporlar hazırlamışlar ve hazırlamaktadırlar. Bu kapsamda IMF, DB, DTÖ gibi kurumlar ülkelerin Ekonomik konularda uygulayacakları politikaları kendileri belirlemekte, direnen ülkeleri çeşitli yaptırımlarla tehdit etmektedirler. Burada bir hususa açıklık getirmek gerekmektedir: Global sermaye olarak adlandırılan sermayenin tamamına yakını bugün Siyonist mihrakların kontrolü altındadır. Yani, Büyük Bankalar, Sigorta şirketleri, stratejik kurumlar ve şirketler (özellikle petrol şirketleri), Medya kuruluşları, IMF ve DB gibi uluslar arası kurumlar ve dolayısıyla siyasiler Siyonizm’in etkisi ve hatta kontrolü altındadırlar. Başta İsrail olmak üzere ABD ve AB ülkelerini bu çerçevede zikretmek mümkündür. Zira İsrail’de bugün Siyonizm’i benimsemeyen ciddi bir Yahudi topluluğu da mevcuttur. Bu kapsamda, AB’nin 2004 tarihli Türkiye ile ilgili Raporundaki bazı hususlar, AB’nin niyetini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. 1.     İlerleme raporunda “Türkiye’nin üyeliği ile ilgili görüşmelerin önü açıktır denilerek, Türkiye’nin AB’nin eşit şartları haiz bir üyesi olmayabileceğine işaret edilmekte ve böyle bir durumda Türkiye’nin başka bir mecraya kaymaması için,  Avrupa rıhtımına sağlam bağlarla bağlanması gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Yani Türkiye’nin AB’nin üyesi olması istenmemekle beraber başka bir oluşumda, örneğin D-8 gibi bir organizasyonda, yer alması da kesinlikle istenmemektedir. Türkiye’yi AB rıhtımına bağlı tutacak bu bağlar nedir sorusunun cevabı; hiç şüphesiz ekonomidir. Zira ekonomik olarak bağımsız olmayan ülkeler, siyasi olarak da bağımsız değildirler. Siyaseten bağımsız olmayan ülkelerin bağımsız bir dış politika izlemeleri mümkün değildir; görüntü ne olursa olsun. Özellikle gelişen teknoloji sayesinde, meselâ ABD’den alınan bir uçağın,  onların rızaları dışında kullanılmasını engellemeleri mümkündür. Bu güne kadar İsrail’den alınan ve  düşen üç Heron pilotsuz uçağı misal olarak verilebilir. 2.   Buna paralel olarak da halkın kültürel değerlerinin, özelliklede ahlaki ve manevi değerlerinin, Avrupa’ya benzetilmesi, yani yozlaştırılması gelmektedir. Böylece aile yapısı da çökertilmiş olacaktır. 3.   Ana Raporun eki durumundaki “Meseleler Raporunda” ise Türkiye’nin bütünlüğü açıkça tehdit edilmektedir. Kullanılan ifade “Türkiye Ortadoğu’nun en zengin su kaynaklarına sahip ülkesidir. İsrail’in ve komşularının bu kaynaklardan eşit şartlarda yararlanabilmeleri için ‘Fırat ve Dicle’ nehirlerinin, üzerindeki tesislerle birlikte, uluslar arası bir kuruluşa devredilmesi gündeme gelecektir” şeklindedir. Bilindiği gibi Dicle ve Fırat havzası İsrail’in asırlardır hayal ettiği Arz-ı Mev’udun bir parçasıdır. Bu ifade açıkça Türkiye’nin bölüneceğine ve Fırat-Dicle havzasının, Harran ovası ile birlikte İsrail’e verileceğine işaret etmektedir. Yukarda da belirttiğimiz gibi, Avrupa ve Amerika, iki asra yakın bir süredir, Siyonizm’in doğrudan etkisi altındadır ve Arz-ı Mev’udun Yahudilere tahsisi konusunda politika üretmektedir. İngiltere 1917 de, Balfour deklarasyonu ile, “Harpten sonra Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasına destek vereceğini” ilan etmiştir ki, o dönemde bu iddiayı siyonistler dışında önemseyen belki de olmamıştır. ABD ise, savaştan sonra bu vaat yerine getirilmediği için, Türkiye’nin Lozan anlaşması ile belirlenen  sınırlarını tanımamıştır. Bu noktada dikkat çekici bir husus, Ansiklopedi Larous’da ABD’nin stratejisinin “Arz-ı Mev’ud’ olarak zikredilmiş olmasıdır. Bu çalışmalara rağmen İsrail devleti ancak ikinci Cihan Harbinden sonra 1948 yılında BM kararı ile kurulabilmiştir. Kuruluşundan itibaren de, uluslar arası hukuku hiçe sayarak, işgal ettiği toprakları katliamlarla sürekli olarak genişletmiştir. Bu katliamları ve hukuk ihlallerini ABD’nin kayıtsız desteği ile gerçekleştirmektedir. AB ise, “Türkiye İlerleme Raporu” ile son noktayı koymuş, “Fırat ve Dicle havzasının gelecekte uluslararası bir kuruluş” vasıtasıyla İsrail’e tahsis edileceğini deklare etmiştir. Bu ifade 1917 deki Balfour deklarasyonunu hatırlatmaktadır. 11 Eylül hadiselerinden sonra İslam’la ve İslam ülkeleri ile nasıl mücadele edilmesi gerektiği konusunda, RAND Corporation başta olmak üzere, bir çok düşünce kuruluşu tarafından hazırlanan raporlar, korkunç denebilecek kadar art niyetlidir. RAND Corporation’ın iki raporu bu konuya açıklık getirmektedir. a)       Birinci rapor “Sheril Benard” isimli bir hanım tarafından hazırlanan “Civil Demokrat, İslam”  başlıklı rapordur. Bu raporda Müslümanlar şöylece tasnif edilmektedir: o         Kökten Dinciler, o         Gelenekçiler, o         Yenilikçiler, o         Laikçiler,   Bunlardan Yenilikçiler vasıtası ile, İslam’ın temel prensiplerinin nasıl yozlaştırılabileceği adım adım anlatılmaktadır. Raporda kökten dinci ve laiklere İslam aleminde fazla itibar edilmediğine dikkat çekilerek, Müslümanların büyük çoğunluğunu teşkil eden Gelenekçilerin etkisiz hale getirilebilmesi için, yenilikçilerin desteklenmesi gerektiği belirtilmektedir. Müdahale zemini olarak da “Hadisler” den başlanması, bu yolla Müslümanların zihninde tereddütler doğdurulması tavsiye edilmiştir. b)      İkinci rapor “İslam ülkelerinde ılımlı Müslüman ağı oluşturmak” başlıklı rapordur. Bu rapor birkaç kişi tarafından hazırlanmış olup, ‘Ilımlı İslam’ anlayışına sahip insanların nasıl yetiştirileceği ve nasıl etkin konumlara getirileceği anlatılmaktadır. Raporda, bu anlayışa sahip insanların gelenekçi tabanda itibar edilmediğine dikkat çekilerek, bu insanların çeşitli yollarla teşvik edilmesi ve desteklenmesi önerilmektedir. Yani Yenilikçi, ılımlı İslam anlayışındaki kimseler: o         Makale ve kitap yazmaya özendirilecek, o         Bu yazıların gazete ve mecmualarda yayınlanması sağlanacak, o         Gerektiğinde bu yayınlar bedava dağıtılacak, o         Bu şahıslar TV programları ile popüler hale getirilecek, o         Yine bu şahısların Üniversitelerde ve Devlet kuruluşlarında etkili makamlara getirilmeleri sağlanacak, o         Bütün bunların gerçekleştirilebilmesi için her türlü Finansal destek verilecek denilmektedir. Bu raporlar gizli değildir. Bu raporlarda bizi ne büyük tehlikelerin beklediği açıkça ifade edilmektedir. Son yıllarda ülkemizde, sözde bazı ilim adamı ve düşünürlerin medyada nasıl boy gösterdikleri anımsanırsa, bu projenin tatbikatının çoktan başladığı anlaşılacaktır.  
Kaynak: Editör:
Etiketler: DIŞ, DÜNYADAKİ, GELİŞMELER, VE, AKP, POLİTİKALARI, (1) ,
Yorumlar
Haber Yazılımı