Haber Detayı
28 Eylül 2012 - Cuma 19:49 Bu haber 341 kez okundu
 
Saidi Nursi, Türkler ve İslam Dünyası
- Haberi
Saidi Nursi, Türkler ve İslam Dünyası

 

 

TÜRKLER VE İSLAM DÜNYASI   Bediüzzaman Diyor ki “..Ben her şeyden evvel Müslüman’ım ve Kürdistan’da dünyaya geldim. Fakat, Türklere hizmet ettim ve yüzde doksan dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuş ve en çok hayatım Türkler içinde geçmiş ve en halis kardeşlerim Türklerden çıkmış ve İslâmiyet ordularının en kahramanı Türkler olduğundan, meslek-i Kur’aniyem cihetiyle, her milletten ziyade Türkleri sevmek ve taraftar olmak kutsî hizmetimin muktezası olduğundan: Bana Kürt diyen ve kendini milliyetperver gösteren adamların bini kadar Türk milletine hizmet ettiğimi, hakikî ve civanmerd bin Türk gençlerini işhad edebilirim.      

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet’in bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslüman’ız, onlarla kardaşız, kardaşı kardaşla çarpıştırmayız. Bu şer’an caiz değildir. Kılıç, harici düşmana karşı çekilir. Dâhilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegâne kurtuluş çaremiz, Kur’an ve iman hakikatleriyle, tenvir ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız olan cehli izale etmektir. Teşebbüsünüzden vaz geçiniz. Zira akim kalır. Birkaç cani yüzünden binlerce masum kadın ve erkekler telef olabilir.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *  *

Allahü Zülcelâl Hazretleri, Kur’an-ı Kerîm’de: “Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever”  diye buyurmuştur. Ben de bu beyan-ı İlâhi karşısında düşündüm, bu kavmin bin yıldan beri âlem-i İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine dört yüz elli milyon hakikî Müslüman kardeş bedeline, birkaç akılsız kavmiyetçi kimsenin peşinden gitmem..” [Çağımızda bir Asr-ı Saadet Müslümanı BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ. Cemal KUTAY Yeni Asya yayınları 1980 s. 297,298] Her ne kadar Cemal KUTAY eserinde bu mektubun Said NURSİ tarafından kime yazıldığını belirtmemekte ise de, Şeyh Said’in 1925 yılında başlatacağı isyandan önce Said NURSİ’nin desteğini almak ve onu yanına çekmek için uğraştığı bilindiğinden, bu mektubun Said NURSİ tarafından  Şeyh Saide yazdığı düşünülmektedir. Bu isyan 13 Şubat 15 Nisan 1925 tarihleri arasında (62) gün sürmüş, 389 kişi Diyarbakır İstiklâl Mahkemesinde yargılanmış, yargılamanın sonunda 47 kişi idam edilmişti. Karar mahkûmlara iletildikten sonra, Mahkeme reisi mahkûmlara söyle seslenmişti. “..kiminiz şahsi çıkarlarınıza bir sınıfı alet ettiniz, kiminiz yabancı devletlerin kışkırtmalarına alet olarak müstakil bir Kürdistan  teşkiline doğru yürüdünüz, bu bölgeyi ateş içine bıraktınız. Hepiniz yakalanarak hesap vermek üzere adalet huzuruna çıkarıldınız. Döktüğünüz kanların söndürdüğünüz ocakların cezasını adalet sehpasında hayatınızla ödeyerek hesap vereceksiniz, işte Cumhuriyetin sert fakat adil kanunlarının hükmü  budur, mahkumları götürünüz..”  demişti. [Camal KUTAY Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi Alioğlu Yayınevi Cilt 19. 2. baskı İstanbul] Mektup da görüldüğü gibi Said NURSİ, bu kavmin bin yıldan beri Türk milletiolduğuna işaret etmektedir. Bu son derece Tarih ilmine göre doğru bir tespittir. 1055 tarihinde Bağdat’ta hüküm süren Abbâsî Devleti 120 yıldan beri Şi’î Buveyhî devletinin egemenliğine girmişti. Aynı dönemde, 1040 yılında yapılan Dândanakan savaşında, Orta Asya egemenliği için büyük bir mücadeleye girişen Gazneli ve Selçuklu Türklerinden ise galip gelen Selçuklular olmuştu. Arap coğrafyasında Şi’î Buveyhî devletinin artan baskıları ve Şîraz’da alevî hutbesinin okunması üzerine, Abbâsî halifesi el- Kaim bi- emrillâh’ın daveti üzerine Sultan Tuğrul bey yanında veziri olduğu halde ordusuyla 17 Ocak 1055tarihinde Bağdat’a girdi ve Şi’î Buveyhî devletine son verdi. Tuğrul Bey böylece, Abbâsî halifesini himaye etmek yoluyla, Sünnî İslâm dünyasının müdâfaasını da üzerine almış oldu. Tuğrul Bey’in kardeşi Çağrı Bey’in kızı Hatice sultanla Abbâsî halifesi el- Kaim bi- emrillâh’ın evlenmesiyle Hilâfet âilesi ile Selçuklu Hânedanı arasında bağlantıyı kuvvetlendiren bir akrabalık bağı kuruldu. SULTAN TUĞRUL BEYİN DÜNYA HÜKÜMDARI İLAN EDİLMESİ.       25 Ocak 1058 tarihinde Tuğrul Bey Hilafet veziri tarafından büyük bir törenle Bağdat’ta karşılandı. Halife sarayına davet edilerek, burada Sultan Tuğrul Bey’in İslâm âleminin müdafaasını deruhte edeceğini meşrulaştıran bir tören yapıldı. Halife Tuğrul Bey’e taç giydirerek altın kılıç kuşatarak onu, “Doğunun ve Batının hükümdarı” ilân etti. Böylece İslâm dünyası üzerinde ki hâkimiyet tasdik edildi ve yeryüzünün dünyevi hükümdarı ilan edilmiş oldu. [Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları Prof. Dr. İbrahim KAFESOĞLU İstanbul 1972] Yukarıda Said NURSİ’ nin mektubunda yer alan Allahü Zülcelâl Hazretleri, Kur’an-ı Kerîm’de: “Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever”   şeklindeki ayeti kerime, Kur’an-ı Kerîmim Türkçe Meâllerinde ve tefsirlerinde şöyle yer almaktadır. Mâide Süresi  6/54 Ey îman edenler! Sizden kim dinden dönerse (bilsin ki): Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü, (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu Allah’ın, dilediğine verdiği lûtfudur. Allah’ın lûtfu ve ilmi geniştir. [ Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi Suudi Arabistan Krallığı Medine-i Münevvere 1407-1987] (Tarih boyunca birçok toplum İslâmın bayraktarlığını yapmış, onun bayrağı hiç yere düşmemiştir. İnsanlar yeryüzünde yaşadıkları müddetçe de İslâm ümmetinden bir topluluk daima hakkı ayakta tutacak ve bayrağı taşıyacaktır.) Mâide Süresi  6/54 Ey inananlar! Aranızda dîninden kim dönerse bilsin ki, Allah, sevdiği ve onların O’nu sevdiği, inananlara karşı alçak gönüllü, inkârcılara karşı güçlü, Allah yolunda cihâd eden, yerenin yermesinden korkmayan bir millet getirir. Bu, Allah’ın dilediğine verdiği bol nîmetidir. Allah her şeyi kaplar ve bilir. [Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı]. Mâide Süresi  6/54 Ey inananlar, sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, yakında öyle birtoplum getirecek ki (O) onları sever, onlarda O’nu severler. Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lutfudur, onu dilediğine verir. Allah’ın lutfu geniştir, (O) bilendir. Tefsiri: 54 ncü âyette inananlardan kimler dininden dönerse Allah’ın, onların yerine kendisinin sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı mütevazi, kâfirlere karşı güçlü, şiddetli, hiç kimsenin kınamasından korkmadan, çekinmeden Allah yolunda cihadeden bir toplum getireceğini bildirmektedir. 54 ncü âyet, Müslümanların düşmanlarıyla dost olanların dinden çıkacaklarını ifade ettiği gibi, ileride vuku bulacak olaylara da işaret etmektedir. Gerçekten Hz. Peygamber’in so yıllarından başlamak üzere onbir Arap kabilesi dinden dönmüştür. Bunların üçü Hz. Peygamber’in hayatının sonlarında, yedisi Hz. Ebûbekir devrinde, biri de Hz. Ömer devrinde olmuştur. Hz. Alî, Hasan Basrî, Katâde, Dahhâk ve İbn Cüreyc’e göre bunlar, dinden dönenlerle savaşmış olan Ebûbekir ve arkadaşlarıdır. Süddî’ye göre bunlar ensârdır. Çünkü Peygamber’e yardım edenler, onun dininin yerleşip üstün gelmesi için ona destek verenler onlardır. Mücahîd’e göre bunlar Yemen halkıdır.  Bu âyet indiği zaman Hz. Peygamber Ebû Mûsâ el Eş’arî’yi göstererek : “onlar bunun kavmidir” dediği rivayet edilir. Bazı kimselere de göre bunlar Farslardır.  Hz. Peygamber, bu âyetten sorulduğu zaman, Selmân-ı Fârisî’nin omzuna vurarak: “İşte bu ve adamlarıdır” deyip sonra: “Eğer din, Süreyya yıldızına asılı olsa, Fars Oğullarından bazı adamlar, uzanıp onu alırlar.” Dediği rivayet edilir. Bazılarına göre de bu ayet, Hz. Alî hakkında inmiştir. Çünkü Hz. Peygamber Hayber günü, bayrağı Hz. Alî’ye vereceği sırada : “yarın bayrağı öyle bir kimseye vereceğim ki o Allah’ı ve elçisini sever, Allah ve elçisi de onu sever.” Demiştir. Âyette anılan sıfatlarda bunlardır. Yukarıda sayılan toplumların hepsi âyetin saydığı sıfatları taşırlar. Hepsi de Allah’ın sevdiği ve Allah’ı seven, Allah yolunda cihâdeden  yiğit insanlardır. Fakat âyetin işaret ettiği kimseler, sadece belli bir çağdaki toplum değildir. Her devirde gelecek olgun, mücâhid insanlar âyetin kapsamına girer. Ensâr, Hz. Ebûbekir ve arkadaşları, Hz. Alî, Ebû Mûsâ el Eş’arî’nın kavmi olan Yemen halkı bu vasıflara hâiz olduğu gibi İslâm’a hizmet etmiş ve edecek olan çeşitli milletlerde bu vasıflara hâizdirler. Batıdan dalga dalga gelen Haçlı Ordularının vahşî saldırılarından İslâmi ve Müslümanları korumak için canlarını kale gibi siper eden Selçuklular: “ İstanbul elbette feth olunacaktır, onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onu fetheden asker ne güzel askerdir.”  Meâlindeki Peygamber övgüsüne mazhar olan Fatih Sultan Mehmet ve orduları; İslâmî Viyana’lara, Saraybosna’lara kadar götüren Osmanlı Mücahîdleri de elbette  bu âyeti kerîmenin işâretine dahildirler.  [Prof. Dr. Süleyman ATEŞ, Kur’ân-ı Kerîm Tefsîri.Yeni Ufuklar Neşriyat 1988 Milliyet] Mâide Süresi  6/54 Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle birtoplum getirir ki, Allah onları sever, onlarda Allah’ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu Allah’ın bir lutfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir. Tefsiri: Görülüyor ki bu olaylar, ferdî bir dinden dönme halinde kalmamıştır. Hasılı, ey iman ehli, sizden fert veya topluluk her kim dinden dönerse bilmiş olsun ki Allah onların belalarını verip, yerlerine diğer bir kavim (toplum) getirecektir. Öyle bir kavim ki hem Allah onları sever, dünya ve ahiret hayırlarını murad eder, hem de onlar Allah’ı severler, itaatına koşar, isyandan kaçarlar. Öyle bir kavim ki müminlere karşı alçak gönüllü, dost ve merhametli, kâfirlere karşı izzetli, güçlüdürler. Allah yolunda mücahede ederler, kınayanın kınamasından korkmazlar, yani hem cihad ederler, hem de dinlerinde pek sadıktırlar. Vazife yapmanın gereğini gördüler mi, münafıklar gibi şunun bunun hatırına, gönlüne bakmaz, dedikodudan sakınmaz, vazifelerini yaparlar. Bu hal, bu vasıflar ise sırf Allah’ın Lütfu ve ihsanıdır. O bunu kime dilerse verir, dileyene de verir. Şu halde hiç biriniz ümitsizliğe düşmeyiniz, düşüp de kâfirlerin peşinden koşmayınız. Allah’tan böyle vasıflara sahip bir toplun olmayı isteyiniz, dileyiniz. Fakat bunu zorla alınır bir hak da zannetmeyiniz, tekelcilik fikrine sapmayınız. Allah, hem ihsanı çok olan, hem çok bilendir. Lütufları ve ihsanı çok, ihsanına engel olan ve karşı çıkan yoktur. Onu hiçbir şey bağlayamaz, en ümitsiz zamanda, en umulmadık yerden, en umulmaz kimselerde neler neler yaratır. Nasıl yaratır, bunu O bilir. Zira O her şeyi bilir. Şu halde lütuf ve ihsanını kimlere ve ne şekilde vereceğini de bilir. Bu şereflere, bu hürriyete, bu izzet ve istiklâle ermek isteyenler başkalarına değil, ancak Allah’ın dostluğuna koşmalı, Allah’ın sevgili Peygamberine, müminlere kafa tutmamalı, sevmeli ve yardım etmelidir. Anlaşılıyor ki, dinden dönme bir olaya mahsus olmadığı gibi, bu kavim de belli bir kavimden ibaret değildir. Dinden dönenlerin zararlarına karşı olmak ve onların terk ettikleri saadet mevkiini işgal etmek üzere kıyamete kadar zaman zaman nöbetle gelecek ve i’lâhi kelimetullah ile İslâm’a hizmet edecek birçok toplumlara işarettir ki,  anılan vasıflar bunların mümeyyiz  (ayırıcı) vasıflarını ve birleşme yönlerini teşkil eder.  Şu halde bunların hepsini ancak âlim olan Allah Teâlâ bilir. Fakat gerek ortaya çıkmasından sonra ve gerek eserlere göre ortaya çıkmadan önce bazılarını tayin ve tasavvur etmek mümkün olabileceğinden tefsirciler bunları kaydetmişlerdir. 1- Hz. Hasen, Katâde, Dahhâk ve İbn Cüreyc demişler ki bunlar Ebûbekir ve arkadaşlarıdır. Çünkü dinden dönenlerle bunlar savaşmıştır. 2- Ebûbekir ve, Ömer ve arkadaşlarıdır. Bunlar zamanında mücahedeler oldu. 3- Sûddî demiştir ki bu âyet önce Ensâr hakkındadır. 4- Yemen ehlidir. 5- Fars eski İran kavmidir. Fertleri ve küçük toplumları bırakalım da en büyük misalleri alalım. Önce Araplar, kavimden kavime bu hizmeti yapmışlar. Bundan sonra Emeviler’in son devirlerinde bu hizmet Arap’tan Acem’e doğru geçmiş, hadis-i şerifin gösterdiği gibi Fars kavmi maddî ve Manevî İslâm’a büyük hizmetler etmiş, sonra bunlarda aynı hale gelmiş, bu defada Allah Türkleri göndermiş, Arapların  Farsların kıymetini bilmeyip kaybettikleri İslâm devletini ele alarak İstanbul’a ve oradan yeryüzünün her kıtasına yaymışlardır. İstanbul’un fethi ile ilgili hadisin açıklığı ve (Mâide 5/52) ilahi vaadinin mutlak oluşu ve işareti ile Türkler de müjdeye girmişlerdir. Demek ki onlar da bu nimetin kadrini, kıymetini bilmez, küfür ve küfrana doğru giderlerse yerlerini Allah’ın göndereceği diğer bir topluma terk etmeye mecbur olacaklardır.[Elmalılı M. Hamdi YAZIR. Hak Dini Kur’an Dili İstanbul Özkaracan Matbaacılık 2011.]      

FATİH SULTAN MEHMET

Meallerde ve Tefsirlerde geçen Millet, Topluluk, Kavim sözcüklerinin (Ferit DEVELİOĞLU’nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügatina göre) eş anlamlı kelimeler olduğu görülmektedir. En eski ve devamlı topluluklardan biri olan Türkler, dört bin yıllık bir tarihe sahiptirler. Türk milleti Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarına yayılmış olan büyük bir millettir. Orta Asya da ki anayurttan yaptıkları sürekli göç hareketi, aynı zamanda Türk nüfusunun kalabalık olduğunu göstermektedir. Türkler dünya tarihinde önemli roller oynamışlardır. Çeşitli Türk kütleleri asırlarca yeni iklimler, yeni yurtlar arayarak, tarihlerini değişik coğrafyalarda yaymışlardır. Türk tarihi denilince, bir bölgede tek bir topluluğun tarihi değil,  Türk adı veya özel adlar altında ve ayrı hükümdar ailelerinin idaresinde dili, dini, töresi ve gelenekleri ile aynı  “Milli” kültürü taşıyan Türk zümrelerinin çeşitli bölgelerde ortaya koyduğu  “Tarih”lerin bütünü anlaşılmalıdır. Coğrafi ve siyasi bölünme neticesi Türklerden bir kısmı, “Bozkırlı tipi” olarak yaşarken, diğer bir kısmı yerleşik hayata geçmiştir. Bir bölgede siyasi nüfusunu kaybederken diğer bir bölgede iktidarının zirvesine ulaşmıştır. Bu sebeple Türk tarihi, eski ve yeni diğer milletlerin tarihi ile bir arada ve hatta iç içe gelişmiştir. Onun için Türk tarihinin ilmi yollarla araştırılıp incelenmesi zor bir husustur. Bu durumun, Türk milletinin dünya tarihinde derin iz bırakan kudret ve faaliyetinin bir belgesi saymak gerekir. Tarih boyunca Türkler hakkında söylenen çok önemli sözler vardır: “Türkler size dokunmadıkça, siz onlara sakın dokunmayınız.”  (Hz. Muhammed) “Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir. Türk milleti birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir.” (Atatürk) “Türkler, devlet yıkmakta ve devlet kurmakta birinci sınıf üstatlardır.” (Hammer) “Türk milleti, cihana hâkim olmak için yaratılmıştır.” (Hacı Bektaş Veli) “Türkler, bir ırk ve millet olarak yeryüzünün en şerefli insanlarıdır.(La Martine) “Savaşın zevkini almak isteyen herkes Türklerle savaşmalıdır.”(Towsend/İngiliz Komutanı “Türk, asillerin asilidir. Yapma olmayan, gösterişi bulunmayan bu pek yüce asalet ona tabiatın hediyesidir.” (Pierre Loti) “İnsanları yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur, kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği hem kadını şereflendiren bir meziyet daha vardır: İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Budan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir, lâkin mağlup edilemezler.” ( Napoleon Bonaparte/ Fransız İmparatoru) “Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya zümrüt takınmıyorlar, belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş ve kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır.” ( Lady Mary Wortley Montagu) “Türkler her şeylerini feda eder, fakat istiklâllerini asla.” (Georgia) Sonuç olarak: Değişen ve gelişen dünyamız da dün olduğu gibi gelecekte de Türk milletine büyük işler düşmektedir. Geçmişte yukarıda görüldüğü gibi büyük roller oynadık, gelecekte de bizleri büyük görevler beklemektedir. Milli Manevi ve Ahlâki değerlerimizi, milli birlik ve beraberliğimizi ön planda tutarak, bu sorunların altından kalkmamız her zaman mümkündür. Yeter ki kale içten fetih edilmesin. Türkiye günümüzde tarihi ve coğrafi konumu gereği, çeşitli tasarılarda yer almış olabilir veya ilerideki gelişmelerde kendisine birtakım roller verilmesi mümkündür. Ancak, bağımsız bir oyuncu istediği rolü sahneleme şansına sahiptir. Türkiye’nin istediği rolü oynayabilecek jeopolitik potansiyeli mevcuttur. Bütün mesele; bu büyük potansiyeli, böyle tarihsel bir mirasa sahip Türkiye gibi bir aktörün, en iyi şekilde kullanmasıdır. Bir Milletin dini inaçlarına, ahlâkına, hukuk ve adalet anlayışına dayanmayan yönetim eksiktir. Onun değer yargılarına ve yine o milletin tarih ve gelecekteki beklentilerine uygun düşmeyen bir siyaset, yabancı bir siyasettir. Yabancıların emrinde veya onları taklit ederek yürütülen bir siyaset ise ülkeyi felakete götürür. İşte tüm mesele de bundan ibarettir. Rize 29/09/2012 Yakup ÖZKAN TARİHÇİ  
Kaynak: Editör:
Etiketler: Saidi, Nursi,, Türkler, ve, İslam, Dünyası ,
Yorumlar
Haber Yazılımı