Haber Detayı
25 Eylül 2011 - Pazar 19:24 Bu haber 112 kez okundu
 
Ya Askoroz da Bir Daha Taşarsa !
Diğer Haberi
Ya Askoroz da  Bir Daha Taşarsa !

YA ASKOROZ DA Bİ DAHA TAŞARSA !..

Bugün kaleme almaya niyetlendiğim yazı aslında geçen yıldan beri parmaklarım bir türlü varmak istemediği için yazamadığım bir konu…

Kısa bir süre öncesine kadar Rize yöresi de dahil olmak üzere memleket görülmemiş sıcaklarla kavrulurken, hemen her yıl bu mevsimde olduğu gibi Rize’de sel, heyelan haberleri ile derin üzüntüye boğulduk. Önce Pehlivantaşı’ndaki heyelan, şimdi de Gündoğdu – Veliköy hinderlandında ki felaket. Yaşanan afet ülke gündeminde henüz güncelliğini koruyor ve ben konuya bir başka taraftan yaklaşmak istiyorum.

//

Başbakanlık Osmanlı Arşivi Uzmanı hemşerimiz Muhammet Safi Beyin VAKIF RİZE Dergisinin geçmiş sayılarından birinde, Doğu Karadeniz’in tarih boyu yaşadığı doğal afetleri, yolların bugünün aksine sahil boyuna değil içe doğru olduğunu ve yerleşimi anlatan güzel bir yazısı vardı. Yazıda en çok üzerinde durduğu konulardan biride bizim Askoroz Deresiydi. Veya bugünkü adıyla Taşlıdere. Anımsadığım kadarıyla Sayın Safi yazısında özetle şöyle diyordu; ”… Memlekette Kurtuluş Savaşı hazırlıkları yürütülür, Rus işgalinin bölgedeki etkileri henüz bertaraf edilmemişken İmparatorluk Rize merkezin doğu çıkışında yer alan bugünkü adıyla Güneysu’nun sahili sayılabilecek Askoroz Deresi üzerinde o güne göre normalinden de hacimli köprüler yaptırır. Yol Mühendisinin 1919 yılındaki raporunda yazdığı üzere Askoroz deresi taştığında da 400 kiloya kadar büyüklükte taşları beraberinde sürükleyebileceği kadar da deli kuvvete sahipmiş.”

Yine Sayın Safi yazısında deprem ile sel-heyelan afetlerinin “felaket” mukayesesini yapmadan, deprem bölgesi olmayan bölgelerde yerleşim ve yapılaşmaya yönelik ciddi yasal önlemler alınmadığına dikkat çekiyor. Deprem yaşanmaması ve tehdidi olmamasına rağmen alınan normalin üzeri yağışlarla bölgede depreme eşdeğer felaketlerin neredeyse her yaz dönemi sonuna doğru yaşandığına örnekler veriyordu. Bu haftaki afette olduğu gibi, afetin sıcaklığı henüz sürerken ilgililer, akademisyenler, sivil toplum kuruluşlar konunun üzerinde durur, sonra onlarda unutur gider. Mağdurlar henüz feryat figan ederken, gereken tedbirler alınacak, sorumlular bulunacak, konunun üzerinde ciddiyetle duracağız dense de, aradan değil birkaç ay, bir iki hafta geçince konu maalesef ülke gündeminden de düşer. Ta ki bir başka felaket yaşanana kadar. Her daim bunun tek istisnası ateşin düştüğü, bağrı, malı yananlar olmuştur. Onlar hiç unutamazlar. Bu kez de pek farklı olmayacaktır.

//

Doğal yapının tahrip edilmesi, dere yataklarının daraltılması, değiştirilmesi ve bu havzalarda yapılaşmaya gidilmesi, vadilerden yamaçlara – tepelere yanlış yol güzergahı belirleyerek arazinin, toprağın dengesinin bozulması kısa süreli ama şiddetli yağışlarla birleşince sel, taşkın gibi felaketlerde maalesef kaçınılmaz oluyor. 1973’den bugüne her 1-4 yılda meydana gelen büyük felaketlerde 200’den fazla insanımızı kaybetmişiz. İşin maddi boyutunu tıpkı Gündoğdu felaketini hesaplayamayacağımız gibi bilemiyoruz bile. Bilebildiğimiz Anadolu’ya göre derlerin ıslahının, hasar gören yol ve köprülerin tamiri veya yeniden yapım maliyetinin coğrafi koşullar nedeniyle kat be kat fazla oluşu.

Bölge sel veya heyelanla elbette 1973’den sonra tanışmadı. Safi’nin paylaştığı bilgilere göre 1850’lerde, 1900’ların başında da Rize yöresinde çok sayıda ciddi felaket kayıtları var. Hatta 1901 tarihli bir belgede, derelerin karşıdan karşıya geçmeye izin vermediği, özellikle de Askoroz deresi üzerinde sağlam köprü bulunmamasından ötürü pek çok kişinin derede boğulduğundan da bahsedildiğini aktarır Muhammet Safi.

100 - 150 yıl öncesine gidildiğinde Karadeniz kıyılarında ki yerleşim yerlerinin (bunların tamamı da nerdeyse üretimin el değiştirdiği, ticari merkezler sayılan limanlardır.) sahilden birbirleriyle bağlantısı yoktur. Üretim, tarım ve hayvancılık iç – yüksek kesimlerde yapılmakta, yollar da da iç kesimlere bağlanmak için vurulurdu. Bölgede yaşayanlar yağışların varlığına uygun, tabiatla barışık yaşamayı sürdürmüş, arazinin yapısına uygun yayılma ve yaşama biçimini tercih etmişler, bugünkü gibi doğaya kafa tutarak doğal dengeyi bozmaya yeltenmemişlerdir. Vadilerde, düzlüklerde hiçbir zaman yerleşim izi görülmemekte, evler yamaçlara entegre edilerek yapılmaktaymış. Öyle ki her isteyen kendine ait arsanın bir yerinde ev-ocak kuramazmış. Köyün topoğrafik özelliklerini bilen yaşlıları ev yapacak olana; arazisinin en uygun yerini heyelan, yabanı hayvan – haşere durumu, su basması gibi benzeri pek çok özelliği dikkate alarak belirler ve öneride bulunurdu. Bu tetkiklere rağmen arazinin belirlenen kısmında taban yapılır, ancak inşaata başlamak için ortalama bir sezonun geçmesi beklenirdi. Bu yüzdendir ki, geçmiş asırlarda sel, heyelan olsa da hiçbir zaman evlerin sele gittiğine kayıtlarda rastlanmaz.

Bugüne geldiğimizde manzara değişiyor. Arazinin geçmiş ve gelecek durumu dikkate alınmadan üstelik de doğaya kafa tutan mimaride evler yapılıyor. Bitki örtüsü sökülüyor, ana derelere inen dereciklerin akış yoluna binalar, setler yapılıyor. Doğanın, tabiatının alt edileceği yanılgısına düştükçe de Gündoğdu felaketinde olduğu gibi 14 can, tanımlanamayacak kadar maddi kayıpla karşı karşıya kalıyoruz. En büyük yanılgımızı da derelerin yatağını çok da mühendislik hesapları yapmadan kaydırdığımızda yapıyoruz. Unutuyoruz derenin tekrar yatağını arayacağını.

//

Bu eksendeki bir yazıyı yazmaya geçen yıl Remanoz’dan eski yoldan Humruk’a inerken yeni Rize Stadyumunu fotoğraflamak için Kabanların Sırtında durduğumda karar vermiştim. Stad ön sol ufkumda, Askoroz un Karadeniz’e kavuştuğu noktada kalıyordu. Sağımdan aşağı, ta yukarılardan bir kolu Salarha’dan, diğer kolu Potomya’dan gelen Askoroz deresi kıvrıla kıvrıla uzanıyordu. 1977 senesi geldi aklıma; Askoroz yine coşmuş, Taşlıdere Köprüsü tamamen kopmuş, aylarca Çayeli, Artvin tarafına ulaşım aksamıştı. O yılki felaketi, Taşlıdere Köprüsünü daha sonra ulusal medyaya haber yapmıştım, İstanbul’a dönünce arşivimden bulabilirsem o kupürü de ekleyerek “Askoroz’un tehlikesine dikkat çekecek” bir yazı yazmalıyım diye düşünmüştüm. Bahsettiğim kupürü buldum, ardından İstanbul’da da depremden beter seller yaşadık ama ben fırsat bulup bu konuyu yazamadım. Belki de olumsuzluğu yazmaktan kaçındım.

Askoroz‘ un tehlikesine dikkat çekmek istememin nedeni; sağdan yukarıya Zincirliköprü’ye doğru baktığımda derenin her iki yakasının dere yatağının daraltılarak göze hoş gelecek şekilde düzenlenmiş olduğu, bulunduğum yamacın tam altında da dere yatağının üzerinde yapılmış garaj ve depolardı. Onlarca iş makinesinin, aracın ve malzemenin bulunduğu o mahallerde biz ortaokul, lise yıllarımızda çok zaman tüketirdik. Şoförlük öğrenme sevdasına çok araba yıkamaya gelirdik bugün garajın bulunduğu yere. Ve her seferinde sık sık tembih ederdi bize büyüklerimiz, “Askoroz bu şakası olmaz, durgun akarken birden çağlar, coşar alıp götürür sizi, hava az bile kararsa hemen derenin yatağından çıkın.” diye. Çünkü, su ile, dere ile şaka olmazdı; hem bu Askoroz öyle göründüğü kadar sadece Potomya ve Salarha derelerinin düze inince birleşmesinden oluşmuyordu. Bu iki dereye de daha yukarılarda bağlanan ve eğimlerinin de çok fazla olması nedeniyle her biri tek başına çağlayabilecek (ki, taşmadıkları yıl yoktur) potansiyele sahip onlarca “deli dere” vardı.

Askoroz deresinin taştığı üzerindeki köprüleri attığı, sadece benim anımsadığım, yaşadığım 1977 yılı ile de sınırlı değil. Muhammef Safi’nin yazısından anımsadığım kadarıyla 1919’da şiddetli yağmurlar sonucu Askoroz deresi 1 saat içinde taşmış; üzerindeki iki köprü yıkılırken, ikisi de kullanılmaz hale gelmişti. İşte Askoroz böyle bir dere.

Bizim o yıllarda korka korka indiğimiz Askoroz’un kenarlarında bugün tesisler inşa edilmiş, depolama alanları oluşturulmuş. Hatta içinde “yatırım” lafi geçtiği için heyecanlanıp işin asıl boyutunu kaçırdığımız,“Taşlıdere Vadisine 5 bin kişilik dev eser” haberi de yer alabiliyor yerel medyamızda. “Taşlıdere vadisi gelişimini sürdürüyor. Fen Lisesinin ardından oluşturulan proje ile 5000 kişilik cami ve kültür merkezi inşaatı”diye devam eden haberi okuduğumda mutlaka zemin, konum etütlerini yapmışlardır diye düşünmek istiyorum ama haberde kullanılan maketin dere yatağına sıfır gözükmesi yine de endişelendiriyor beni.

Şimdi memleketimde her aşırı yağmur yağdığında aklıma hep Kabanların Sırtında fotoğrafları çekerken yanımdakilere yüksek sesle sarf ettiğim, “Ya Askoroz Taşarsa” ifadem geliyor. Hatta daha da ileri gidip, fotoğrafları çektiğim noktada ön sol ufkumda yer aldığını söylediğim yeni muhteşem stadımızın da risk altında olduğunu bir an düşünmeden kendimi alıkoyamıyorum. Stadın yerinde eskiden Karayolları Bölge Müdürlüğü vardı. Sonbaharları bıldırcın için elverişli bir lokasyon olduğundan sık sık yolumuz düşerdi ve derenin Karayollarının istinat duvarına verdiği tahribata şahit olurduk. Elbette o güzelim stadı yapanlar, Askoroz’un verebileceği riski de hesaplamışlardır diye düşünüyorum. İyi ama stadı yaptıranlar, yapanlar riski hesaplamışlardır diye düşünebiliyorum da, başta Taşlıdere Çay Fabrikasının hemen dibinde derenin yatağını yükselterek yapılan dolgu üzerinde iş yerlerinin yapılmasını hangi hesapla kitapla yapıldığını açıkçası kavrayamıyorum.

Askoroz’un taşmayacağını, verdiklerini geri almaya kalkmayacağını ümit ederek…  deyip yazıyı bağladım ama İslampaşa’nın ebe-ninesi Emine Çolak’ı sel vesilesi ile anmadan bu yazıya son noktayı koyamayacağım. Bugün İslampaşa Mahallesi Barbaros Sokakta çoğu bölümü “büz” içerisinde alınmış, kalanı da çöplük görüntüsünü veren küçücük dere bir gece öylesine çağlamıştı ki, rahmetli Emine Nineyi evinin uyanından kapıp kıyıya kadar sürüklemişti. Şimdilerde uyuyan bu dereyi de anımsayalım istedim.

Recep Ali AKSOYLU

Kaynak: Editör:
Etiketler: Ya, Askoroz, da, , Bir, Daha, Taşarsa, !,
Yorumlar
Haber Yazılımı