Yazı Detayı
27 Mayıs 2020 - Çarşamba 10:10
 
60’INCI YILINDA 27 MAYIS İHTİLÂLİ
Tahir ORHAN
 
 

Tam 60 yıl önce,  ondan da 14 yıl önce geçilen çok partili demokratik hayata yine bir ara verilecekti.


7 Ocak 1946’da, o zamanın tek partisi CHP’den ayrılan Celal Bayar ve arkadaşları, Demokrat Partiyi kurdu. Bayar Genel Başkan oldu. Türkiye, böylece daha önce de denediği çok partili hayata adım attı. Bu seçimlerde, bir sonraki seçimde iktidarı ele geçirebileceklerinin sinyalini vermelerine rağmen, İnönü’nün CHP’si bunu çok dikkate almadı. Böyle olunca da, başta din ile karneler, kuyruklar, kıtlıklar, ağır vergiler gibi çok çeşitli baskılardan bıkan halk, seçim sisteminin de verdiği kolaylıkla CHP’den yüz çevirince, Demokrat parti, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde, büyük sayılmayan bir oy farkıyla ama sistemin azizliğiyle, mecliste ezici bir çoğunluk elde etti.


27 yıldır ülkeyi yöneten CHP, iktidardan uzaklaştı, Demokrat Parti iktidara geçti. Geçti geçmesine ama bu 10 yıl boyunca hiç muktedir olamadı. Daha ilk yılında hükümet istifa etmek zorunda kaldı. Yeniden seçimler yapıldı. Bu da tam gitmedi, 1954’te ve 1957’de yeni seçimler yapıldı.  1954 seçimlerinde, DP 489, CHP ise 31 milletvekili çıkardı. 1957 seçimlerinde ise DP milletvekili sayısını 519’a çıkarırken, CHP 173 milletvekili soktu meclise. 1955’te parti kongresi yapıldı; Adnan Menderes yeniden başkanlığa seçilince, kabinede ve parti yönetiminde değişiklikler yapmak zorunda kaldı. İstifalar ve ihraçlar yaşandı. Yine de iktidarın nimetlerinden yararlanarak, bir 10 yıl geçirdi. Halk, önceki on yıllarda gördüğü baskıdan kurtulunca, onların yaptıklarını gözünde büyütmedi. Daha doğrusu, kırsal kesimdekiler, pek çok şeyden haberdar değildi. Amerika’nın aynî ve nakdî yardımları da çok tatlıydı. Bu yardımlara bel bağlanınca da üretim durdu, ekonomi dibe vurdu. Ayrıca ülkede bir ayrışma da içten içe derinleşiyordu. Nihayet 1960’a gelindi. İktidar çatırdıyor ama bunu onlar anlamıyordu, beklemiyordu. Ordu içinde de bir grup subay içten içe iktidara bileniyordu. Rejimin önünü açmak için bazı insanlar girişimlerde bulundu. Bunların başında Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Fuat Başgil geliyor.


Başgil’in çalışmalarının temelini, hükümeti istifaya ikna edip, CHP ile birlikte bir koalisyon hükümeti kurarak, bu zor süreci atlatmak oluşturuyordu. Çankaya Köşkündeki bir toplantıda istifa konusunu Adnan Menderes’e söylemişti. Menderes, “Hocam, eğer benim istifamla bu tahrik ve tezvirlerin sona ereceğini bilsem biran beklemem derhal çekilirim fakat sona ermeyecektir” diyecekti.(*) Ancak tek sıkıntısı, bu çalışmaları İstanbul’dan yürütmekti. O zamanki ulaşım zorlukları yüzünden çalışmalar sekteye uğruyordu.


Kader de ağlarını örüyordu. Ali Fuat Başgil, Ankara Hukuk Fakültesinden talebesi olan Milli Eğitim Bakanı Atıf Benderlioğlu’na, 1 Mayıs 1960’da görüşme teklif eder; görüşürler. Görüşmelerinde, bir gece önce, Adnan Menderes’e istifa teklifinin yanında, CHP Genel Başkanı İsmet İnönü ile görüşüp koalisyona ikna etme fikrini söylememiş olmasından dolayı pişman olduğunu, tekrar telefon edip Başbakan’la görüşelim ve içimde kalan bu fikrimi de söyleyeyim diyerek deklere etti. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’yü de buna ikna edebileceğini düşünmüştü. Bu fikrinde de yanıldığını sonradan anlayacaktı.


Benderlioğlu’nun, “Hocam keşke dün gece bunu da söyleseydiniz. Çünkü Cumhurbaşkanı Celal Bayar, NATO toplantısına katılmak üzere İstanbul’a gitti. Başbakan’ın, bu meseleye resen (kendi başına) karar vereceğini tahmin etmem. Siz İstanbul’a gidin. Ben Başbakan’a durumu iletirim, sonra da size telefon ederim, tekrar Ankara’ya gelmeye zahmet buyurusunuz.” demesi üzerine çaresiz İstanbul’a döndüğünü söylüyor.


Başgil, İstanbul’dan Atıf beye telefon açarak ne yaptığını sorduğunda da olumlu bir cevap alamayınca, ülkenin hızla bir uçuruma doğru gittiğini anlıyor. Ali Fuat Başgil, CHP ile koalisyon kurulamazsa da Demokrat Partinin istifa etmesi bile memleketi rahatlatacağı kanaatindedir.(**) Ama ne yazık ki, bir İstanbul bir Ankara gidip gelmeleri sonucu bu gerçekleşmez ve ülke kaosa sürüklenir.


Ordu’daki subaylardaki rahatsızlık da had safhaya ulaşılınca, bir sabah radyolardan o tok sesli anons duyulur. “İhtilal, hiçbir zümreye, hiçbir partiye karşı değildir; kardeş kanı dökülmesini önlemek için yapılmıştır.” Hemen sonrasında tevkifler başlar. Yurt Gezisinde olan Başbakan Adnan Menderes, Kütahya’da Albay Muhsin Batur tarafından gözaltına alınıp Ankara’ya götürüldü. Sadece siyasiler değil, çeşitli çevrelerden de insanlar toplanıp Yassıada’ya doğru yola çıkılır. Sonrası malum…


Burada bir parantez açıp ihtilali yapanlara da değinmek gerekir. 27 Mayıs 1960 İhtilali, emir komuta zinciri içinde yapılmış bir ihtilal değildir. 1960’a nazaran 1980 ihtilali, mükemmel(!) bir ihtilaldir. Çünkü tam bir emir komuta zinciri vardır ve çok iyi planlanmıştır.


1960 ihtilaline giden yollara taşları döşemek için ordu içindeki alt rütbeli subaylar çalışırken, Ankara’da üniversite olayları da başlatılmıştı. Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencileri eyleme geçtiler. 555K bir şifreydi. “5’inci ayın 5’inde saat 5’te Kızılay’da” demekti. Kızılay, dedikleri tarih ve saatte yıkılıyordu. Menderes de bir ara Kızılay’a gitti. Gençler, özgürlük istiyoruz diye yakasına yapıştı. Birkaç dakika sonra Adnan Menderes’in yakası paçası yırtılmıştı. Başbakanın yakasına yapışmak da özgürlük için yetmeyecekti. Olaylar İstanbul’a sıçradı. 21 Mayıs’ta bu kez Harp Okulu öğrencileri eyleme geçti. Tutuklamalar, ateş açmalar, yıldırmalar da devam ediyordu. İstanbul’da Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz, polisin açtığı ateş sonucu hayatını kaybetti. İşler çığırından çıkıyordu. Bazı illerde sıkıyönetim ilan edilmişti.


“Artık ihtilal vakti geldi Suphi, daha neyi bekleyeceğiz?”


Bu, cümlelere, “evet yarbayım vakit geldi” diyenler, sözlerden de anlaşılacağı üzere yarbay, albay rütbelerindeydiler. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel, sonrasında yaş haddinden emekliye ayrılmak üzere izin istemişti. Uzun süre sonra bu talebi olumlu karşılanınca, izne ayrılıp İzmir’e gitmeye karar verdi. Böyle olunca da ihtilal düşünenler başsız kaldı. Çünkü onların kafasındaki isimdi Gürsel; şimdi o da olmayacaktı. Telaşlandılar.(***)


Gürsel, giderken kafasında bir şeyler vardı ki, iznine karşı çıkıp izin kağıdını alıp yırtmak isteyen Suphi Karaman’a “İzmir’e gideceğim, burada size ayak bağı olurum. Siz işi bitirince beni çağıracaksınız” demişti. Suphi Kahraman içinden “Sen gidince seni neden çağıralım ki” dedi ama sonradan işler yine karışacaktı ve çağrıldı, daha doğrusu emrivaki ile alınıp getirildi.


Bir general arayışındaki komite, Tümamiral Cemal Madanoğlu’na gel başımıza geç diye teklif getirildi. Madanoğlu iştahlıydı; kabul etti ama benden yüksek rütbeli birisi mutlaka olmalı diye tutturdu. Diğer komutanların bazılarına güvenemiyorlardı. Baştan beri Cemal Gürsel onlara güven verirken, şimdi birden bire izne ayrılıp sonra da emekli olacak olması, planları altüst etmişti ama yılmayacaklardı. Bu arada Erzurum’daki 3’üncü Ordunun başındaki Orgeneral Ragıp Gümüşpala, eğer harekâtın başında kendinden daha yüksek rütbeli bir subay yoksa 3’üncü Ordu ile Ankara’ya yürüyüp isyana son vereceğini belirtmesi üzerine yeniden harekete geçeceklerdi. Bunun üzerine tekrar Cemal Gürsel’e dönüldü. Gürsel’in başlarına geçmesi için gerekirse zor kullanacaklardı.  Bu minval üzere 27 Mayıs günü geldi. Sabaha karşı, Türk Ordusu yönetime el koydu. Hükümetle birlikte Genel Kurmay Başkanı da alaşağı edildi. Çünkü o da hükümet yanlısıydı. Genç subaylar, bununla da yetinmeyerek 235 general ve 5 bin dolayında subayı da emekli etmişti.     


Gürsel’i Ankara’ya getirmek üzere yola çıkılmıştı. Adnan Menderes’in Eskişehir’den Ankara’ya getirildiği saatlerde İzmir’den bir askeri uçak daha havalandı. Uçağın pilotu 1’inci Ordu Komutanlığına şu mesajı iletti: İzmir’den emaneti aldık. 09.15’te Ankara’ya hareket ettik. Arz ederiz. (Emanet ifadesi, zorlama yapıldığının işaretidir)


Ankara’da Milli Birlik Komitesi toplantı halinde Cemal Gürsel’i bekliyordu. Gürsel içeri girer girmez, yüzünde bir tebessüm belirdi. İş, kazasız belasız kotarılmıştı. Yargılamalar, idamlar sonra gelecekti. Bundan Cemal Gürsel ve bazılarının haberi olmadığı söylense de Milli Birlik Komitesi, kesinlikle idam istiyordu. Hatta bazılarına 3 idam yetmemişti. “40 kişiye ben idam verdim, 3 kişi mi idam edilir” diyen bir hâkim ve onunla beraber bir dolu insan, askeri gazinoda idamlara sevinip eğleniyordu. O zamanki idamları savunanlardan birisiyle yıllar sonra Samsun Kavak’ta karşılaşmıştık. “Keşke hepsini assalardı” diyecek kadar ileri gidenlerdendi. Ne bahtsız adam!


İhtilalde Devlet Başkanı iken, Cemal Gürsel, 1961’de Cumhurbaşkanı seçildi. Bu süreçte halkın büyük teveccühüyle Gürsel’in karşısında aday olan Ali Fuat Başgil, gizli ve açık tehdit ve yıldırmalarla adaylıktan çekilmek zorunda kaldı. Senatörlükten de istifa etti. Çünkü Cemal Gürsel tek aday olmalıydı daha da önemlisi mutlaka kazanmalıydı. Öyle de oldu. Cemal Gürsel’le ilgili bazı ayrıntıları anlatmadan geçmeyelim.


Trabzon’da İl Halk Kütüphanesinde araştırma yaparken bir 1966 tarihli gazetede gördüğüm bir yazı beni şaşırtmıştı. Cemal Gürsel, hastalığının ilerlemesi üzerine 2 Şubat 1966’da ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’un özel uçağı ile ABD’ye tedaviye gitmişti. Türkiye’nin o sıralar Cumhurbaşkanı’nı ABD’ye götürecek uçağı yoktu ve gelecek bu uçak 4 gün beklenmişti. Tedaviye başlandı ama haftalar sonra komaya girmesi üzerine 26 Mart’ta tekrar Ankara’ya döndü. Genelkurmay’ın askeri hastanesi GATA’nın organize ettiği 37 doktordan oluşan sağlık kurulu, onu muayene etti ve sağlığının, görevini yürütmesine engel olduğuna ilişkin rapor verdi. Bu rapora göre TBMM kararıyla 28 Mart’ta Cumhurbaşkanlığına son verildi. 7 buçuk ay komada kaldıktan sonra 14 Eylül 1966’da vefat etti. 18 Eylül’de Anıtkabir’de defnedildi. 30 Ağustos 1988’de naaşı, buradan alınarak 2549 sayılı kanun ile Devlet Mezarlığı’na nakledildi. O zamanlarda iktidarda, lideri ile birlikte 2 bakanının da asıldığı Demokrat Parti’nin devamı niteliğindeki Adalet Partisi vardı ve Başbakan, Süleyman Demirel’di.


Gürsel’in yerine 28 Mart 1966’da TBMM’de yapılan seçimde 461 oyla Cevdet Sunay Cumhurbaşkanı seçildi. Türkiye’nin 4’üncü Cumhurbaşkanı idi, 5’incisi emekli Oramiral Fahri Korutürk’ün görev süresinin dolmasından sonra Meclis 6’ncısını seçemeyince bu kez de 12 Eylül 1980 ihtilali olacaktı. TBMM’de 250 tur seçim yapılmıştı ama yine de Cumhurbaşkanı seçilememişti. Sonra, Necip Fazıl’ın dediği gibi iki çapraz çizgiyle denklem çözülmüştü.(****)


27 Mayıs ihtilalinin ateşli savunucularından olan, hatta ihtilalden sonra yönetimi sivillere bırakma taraftarı olmayan Alparslan Türkeş, hazırlık planlamalarından bile uzak tutulacaktı. Sonra nasılsa yine aralarına girmiş, ihtilalin gerçekleşmesinden sonra Türkiye Radyolarından ilk demeci de, o tok sesiyle okumuştu. Fakat idam fikrine kesinlikle karşı olduğu için, Milli Birlik Komitesinde görüş ayrılığı baş göstermesi üzerine ihtilalciler tarafından Hindistan’ın Başkenti Yeni Delhi’ye Büyükelçi Müşaviri olarak görevlendirilerek uzaklaştırılacaktı. Oradan Cemal Gürsel’e bir mektup gönderecek, Adnan Menderes ve Demokrat Parti ileri gelenlerinin idam edilmemesini isteyecekti. Bunu Milli Birlik Komitesi kabul etmeyecek, idamlara, demokrasi tarihinin en karanlık eylemine izin vereceklerdi. Yassıada’daki yargılamalarda o kadar ağır hakaretler, itibarsızlaştırmalar yapılacaktı ki, bunlar da demokrasi tarihine bir kara leke olarak kaydedilecekti. Bir dönem milletvekilliği ve bakanlık yapanların yatacakları odaların başında “Burada Köpekler Yatacaklar” tabelaları asılmıştı. Bunu, o dönem aynı sebeple aynı yerde bulunup yargılanan Faruk Nafiz Çamlıbel, bir şiirinde şöyle dile getirecekti:


Izdırap aylarımız dillere destan oldu


Adımız geçmedi ancak ölüm ilanlarına


Biz unutsak da ölümden beter işkenceleri


Kim demiş onların Allah bırakır yanlarına


11 ay süren ızdıraplı bir süreçten sonra 15 kişinin idamı istenmişti. Bunlardan sadece 2 bakan ve Adnan Menderes’in idam kararları infaz edildi. Zamanın Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile birlikte diğerlerinin idam istekleri çeşitli hapis cezalarına çevrildi. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan 16 Eylül, Adnan Menderes de 17 Eylül 1961’de asılarak idam edildi. İdam sonrasında cenazeleri adaya defnedildiler.   


Üç demokrasi şehidinin mezarları, Merhum Turgut Özal tarafından 1990 yılında İstanbul Topkapı’da yaptırılan Anıtmezar’a nakledildi. 1993’te de o öldürülünce, bu mezarın çok yakınında ona da bir anıtmezar yapacaklardı.


Bu yazımızda gizli kalmasını istemediğimiz tarihi olayları yazmaya çalıştık. Menderes ve arkadaşlarıyla, ihtilali yapanlar hakkındaki diğer kanaatleri okuyucularımızın izanlarına bırakıyorum. 


Muhabbetle efendim!

 

 

Kaynaklar:

* Başgil, Ali Fuat; Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Hatıraları, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1990

** Başgil, Ali Fuat. a.g.e

*** Onuş, Sinan; Sıfır General – Parola İnkilap. Damla Yayınları, Ankara, 2010

**** Hak ve batıl isyana varınca mücadele

          İki çapraz çizgiyle çözüldü muadele

(Necip Fazıl Kısakürek – muadele: denklem demek. İki çapraz çizgi ise askerlerin tüfek çatmasından kinayedir)

 
Etiketler: 60’INCI, YILINDA, 27, MAYIS, İHTİLÂLİ,
Yorumlar
Haber Yazılımı