Bir ülkenin çöküşü bazen savaşla olmaz. Ne tank gerekir ne top…
“Belediye başkanlarımızın arkasında duruyorum, namusum kadar kefilim.”
Çürüme bazen bir belediye koridorunda başlar. Makam odalarında, ihale masalarında, “yakınımızdır” denilen telefonlarda büyür. Sonra bir gün millet şunu fark eder:
Mustafa Barış ÖZTÜRK
Kendisine hizmet etsin diye seçtikleri insanlar, devleti yönetmek yerine şahsi hayatlarının ve çıkar ilişkilerinin aparatına çevirmiştir makamları. Uşak’ta patlayan son skandal da tam olarak budur. Sadece bir belediye başkanının düşüşü değil; siyasette ahlakın, liyakatin ve utanma duygusunun nasıl aşındığının fotoğrafıdır bu.
Uşak’ta yaşanan son rezalet tam olarak nedir birlikte bakalım mı?
Bir belediye başkanı düşünün… Kendisine emanet edilen makamı şahsi ilişkiler ağına çevirmiş. Belediyeyi yönetmek yerine adeta “eş dost akraba gönül ilişkileri koordinasyon merkezi” gibi kullanmış. Belediye çalışanıyla ilişki iddiaları, başka şehirlerde işe yerleştirilen sevgililer, belediye şirketlerinin şahsi çiftlik gibi kullanılması…
Sonra ne oluyor?
Bütün bunlar ortaya saçılınca dönüp,
“Beni niye partiden attınız?” diye mağdur rolü oynuyor.
İşte Türkiye siyasetinin trajikomik özeti burada başlıyor.
Çünkü vatandaşın aklına ister istemez şu soru geliyor:
“Ekrem’i ihraç edemediniz de bunu neden ettiniz?”
Şimdi burada mesele sadece bir kişinin ahlaki çöküşü değil. Mesele çifte standart meselesi. Çünkü siyaset bizim ülkede çoğu zaman hukukla değil, güç dengesiyle çalışıyor. Güçlüyseniz “siyasi operasyon mağduru” oluyorsunuz. Güçsüzseniz “partinin yükü”.
Birine disiplin, diğerine demokrasi…
Birine ihraç, diğerine sahip çıkma…
Vatandaş da doğal olarak soruyor:
Ölçü ne? İlke mi? Güç mü?
CHP Genel Başkanı çıkıp yıllarca ne dedi?
“Belediye başkanlarımızın arkasında duruyorum, namusum kadar kefilim.”
Siyasette bu kadar ağır bir cümle kurarsanız, sonra çıkan her skandal gelip doğrudan sizin siyasi hanenize yazılır.
Çünkü kefalet sadece seçim meydanında alkış almak için verilmez. Kefalet, sonuçlarına da katlanmayı gerektirir.
Bugün vatandaş şunu görüyor:
Önce aday yapılmış.
Sonra milletvekili olmuş.
Ardından belediye başkanı yapılmış.
Yani sistemin bütün filtrelerinden geçmiş.
Demek ki ya hiç araştırılmamış…
Ya da araştırılmış ama önemsenmemiş.
İkisi de korkunç.
Bir de işin başka tarafı var.
“Yurt dışında kamyon şoförlüğü yapıyordu, sonra nasıl olduysa onlarca kamyonluk filonun sahibi oldu” tartışmaları…
Bakın, kimsenin zengin olmasına kimse bir şey demez. İnsan çalışır, kazanır. Ama siyasette asıl problem şudur:
Servetin kaynağı kadar, servetin siyasetle ilişkisi önemlidir.
Çünkü Türkiye’de vatandaş artık şunu düşünüyor:
“Siyasete giren neden kısa sürede zenginleşiyor ya da zaten zengin olan neden siyasete bu kadar heves ediyor?”
İşte güven krizinin merkezi tam burası.
Eskiden siyasete giren adamın cebi küçülürdü.
Şimdi bazılarına bakıyorsun, makam büyüdükçe şirket büyüyor, çevre büyüyor, krediler büyüyor imkan büyüyor.
Vatandaş da doğal olarak öfkeleniyor.
Uşaklıların yıllar önce “Deli Hulusi” diye bildiği bir adam varmış. Şehrin en işlek caddesinde bağıra bağıra şöyle dermiş:
“Geride kaldı hanedan, öne geçti göt atan… Bilmem neyime düzelir bu vatan!”
Kaba mı? Kaba.
Ama memleket bazen en sert gerçeği sokaktaki delinin ağzından duyuyor.
Çünkü insanlar artık şunu hissediyor:
Liyakat geride kaldı.
Karakter geride kaldı.
Utanma duygusu geride kaldı.
Öne geçen şey ise bağlantı, para, güç ilişkisi ve arsızlık oldu.
Bugün Türkiye’de siyasetçinin en büyük problemi artık rakip parti değil. Güven kaybı.
Vatandaş artık projeye değil karaktere bakıyor. Çünkü yol yapılır, bina yapılır, park yapılır… Ama ahlak çökerse devletin duvarları çöker
İnsanlar artık belediye başkanı görünce hizmetten önce şunu düşünüyor:
“Acaba kimi işe aldı?”
“Acaba hangi ihaleyi kime verdi?”
“Acaba hangi yakını nerede?”
İşte siyasetin geldiği en tehlikeli nokta budur.
Şüphe normalleşirse çürüme kurumsallaşır.
Çünkü mesele artık bir partinin meselesi değil, memleket meselesidir. Bugün insanlar yolsuzluk iddiasına şaşırmıyor, şaşıranlara şaşırıyor. İşte en büyük tehlike burada başlıyor. Ahlaksızlığın normalleştiği yerde adalet ölür, güven çöker, devlet yıpranır. Siyaset; makamı emanet değil ganimet görenlerin eline kalırsa, geriye sadece öfkeli bir toplum kalır. Ve halk günün sonunda dönüp aynı cümleyi kurar: “Sorun artık kişiler değil, düzenin ta kendisi.”
Yorumlar
+ Yorum YapHenüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Gözden Kaçmasın
1908 BEYKOZ ANADOLU A.Ş'YE RİZELİ BAŞKAN
Görüntüle →İlginizi Çekebilir





Trend Haberler
RİZE'DE ARAÇTA KALP KRİZİ GEÇİREN MUHTAR HAYATINI KAYBETTİ




Son Haberler
RİZELİ HOCAYA YENİ GÖREV



