ÇİRKİN BİR FIKRANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
ÇİRKİN BİR FIKRANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç’un, kendisine ait hastanenin açılışında aralarında eski Başbakanlardan Binali Yıldırım’ın da bulunduğu seçkin bir davetli topluluğuna anlattığı o aşağılık "fıkra", basit bir zevzeklik ya da yaşlılık potu olarak geçiştirilemez.
Kürt kadınlarını bir doktorla yatmaya dünden hazır, iradesiz ve ahlaki değerlerden yoksun gösteren bu uydurma hikaye, açık bir nefret söylemidir ve bu nedenle hakkında adli soruşturma açılması son derece haklı, yerinde bir karardır.
Haber/Yorum: Adnan ONAY
Koçlarla işler çevirenler ve seküler kesim bu çirkinliği görmemezlikten gelirken, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin de bu açık hakareti masumlaştırmaya ve yargısal süreci eleştirerek Rahmi Koç’u savunmaya kalkışması anlaşılır değilidir.
PKK’nın tasfiye süreciyle toplumsal entegrasyonun ve kardeşliğin pekiştirilmeye çalışıldığı bu kadar kritik bir dönemde, Türk- Kürt kardeşliğinin kalbine dinamit koyan bir sermayedarın arkasında durmak, milliyetçilikle değil ancak elit dayanışmasıyla açıklanabilir.
Bu fıkranın o ortamda "anlık ve masumane" söylendiğine inanmak safdilliktir. 96 yaşında olsa da fiziken sorunlu gözükmeyen Rahmi Koç , “akıl sağlığını yitirmiştir.” desek o zaman da insanın “neden başka bir etnisite değil de Kürt” diyesi geliyor.
Bir kere, literatürde böyle bir Kürt fıkrası yoktur; 90'lı yıllarda nataşalar üzerinden fıkra diye üretilen aşağılama, kasıtlı bir mühendislikle " Kürt kadını" figürüne uyarlanmıştır. Bunu bu şekilde ilk kez duyduğumuza göre arkaplanında kötü niyet aranması haksız değildir.
Koç ailesi Türkiye’nin yakın tarihindeki tüm karanlık virajlarda, askeri darbelerin arka plan finansörlüğünde, FETÖ ile girift iş birliklerinde ve Gezi olaylarında devlete karşı yürütülen lojistik operasyonlarda aktif rol almış, adeta devleti perde arkasından yönlendirmeyi alışkanlık haline getirmiş bir holdingtir. Bugün, bir kriz haline gelen nüfus sorununun mimarı da Koç holdingtir. Nüfus planlaması için yaptığı çalışmalar bugün sorunu bir krize dönüştürmüştür.
Eğer, bu çirkin fıkrayla, tam da kırılgan bir dönemde toplumsal bir infial ve ayaklanma amaçlanmadıysa, bu konu çok su kaldırır. Koç holdinge yapılan silahlı saldırı belki de aynı amaca alan açma girişimidir.
Konu Koç’la ilgili olunca seküler kesimin olayı görmemezlikten gelmesi de düşündürücüdür.
Her fırsatta kadın haklarından, insan onurundan, eşitlikten ve çağdaşlıktan dem vuran seküler ve sol elitlerin bu skandal karşısında adeta dillerini yutması ibretliktir. Sorulması gereken soru son derece nettir: Eğer o fıkrada hedef alınan Kürt kadınları değil de Türk kadınları olsaydı; bugün kafasını kuma gömenler, "canım alt tarafı bir fıkra" diye geçiştirenler yine susacak mıydı? Hiç sanmıyorum. Muhtemelen meydanlar dolacak, soruşturma talepleri havada uçuşacak, o holdinge karşı devasa boykot kampanyaları başlatılacaktı. Ancak hakarete uğrayan " Kürt kadını" olunca, seküler mahallenin adalet terazisi birdenbire sıfırlandı. Bu sessizlik, bu kesimin insan hakları savunuculuğunun sadece kendi mahallelerinin sınırlarına kadar geçerli olduğunun tescilidir.
Türkiye’de sermayenin ve gücün zirvesinde oturanlar, halkın kutsallarına, değerlerine ve etnik kimliklerine istedikleri gibi hakaret edip, ardından hiçbir bedel ödemeden hayatlarına devam edebileceklerini sanıyorlar. Çünkü biliyorlar ki, arkalarında onları her şartta koruyacak bir medya gücü, bir elit dayanışması ve ne yazık ki siyasi bir dokunulmazlık zırhı var. Ancak unutulmamalıdır ki, bu milletin ortak onuru, hiçbir holding patronunun fıkra malzemesi olamayacak kadar büyüktür. Bu rezalete susanlar kadar açılışta bu iğrenç fıkraya gülenlerin olması da düşündürücüdür.
Yargının başlattığı bu soruşturma, hiç kimsenin, hiçbir holdingin bu ülkenin insanlarına ve onuruna hakaret etme özgürlüğünün olmadığının tescili olmak zorundadır. Konu bir özürle geçiştirilecek türden bir konu değildir.
Bu skandal karşısında köşeye sıkışan bazı çevrelerin, hedef saptırmak ve Rahmi Koç’un pervasızlığını hafifletmek adına, "İyi de Öcalan Kürt kadınlarını yıllarca aşağıladı, Kürt kızları terör örgütü içinde tecavüzlere uğradı, infaz edildi; o zaman Kürtler niye sustu?" şeklinde ucuz bir argümana sığındığını görmek mümkündür.
Ancak bu iki durumu aynı kefeye koymak, sosyolojik ve insani gerçekleri kasıtlı olarak çarpıtmaktan başka bir şey değildir.
Burada birbiriyle taban tabana zıt iki farklı zemin vardır. Terör örgütünün pençesinde, silahların gölgesinde yaşanan o kahredici sessizlik, tamamen bir korku atmosferinin ve hayatta kalma refleksinin ürünüydü. Çocuğu dağa kaçırılmış, namlunun ucunda yaşayan, itiraz ettiği an infaz edileceğini bilen mazlum bir halkın baskı altındaki suskunluğu ile; Boğaz'daki yalısından, lüks hastane açılışlarından topluma tepeden bakan bir holding patronunun kibirli fütursuzluğu asla bir tutulamaz.
Bir tarafta vahşi bir terör örgütünün dayattığı ölümcül bir baskı ve çaresizlik, diğer tarafta ise hiçbir güvenlik kaygısı olmayan, aksine arkasındaki devasa sermaye gücüne ve elit network'üne güvenerek halkın bir kesimini fıkra malzemesi yapacak kadar rahat olan bir "güç zehirlenmesi" vardır.
Dolayısıyla, terörün yarattığı travmatik suskunluğu bahane ederek Rahmi Koç’un ırkçı ve aşağılayıcı dilini aklamaya çalışmak, sadece hedef saptırmaktır. Kürt halkının geçmişte bölücü terör örgütünün baskısı altında haykıramadığı acılar, bugün İstanbul’un göbeğinde sırf imtiyazlı olduğu için bir sermayedarın onlara hakaret etme hakkını doğurmaz. Aksine, terör örgütünün pençesinden kurtulmaya ve devletiyle bütünleşmeye çalışan bir kitleyi, bu tarz üstenci ve ayrımcı dille incitmek, tam da terörün ekmeğine yağ sürmektir.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
