Türkiye’nin 1952 yılında katıldığı NATO ile ilişkileri, başlangıçta Sovyet tehdidine karşı mutlak bir can simidi olarak görülse de zaman içinde çeşitli kesimlerin tepki gösterdiği bir kuruluş haline gelmiştir.
NATO karşıtlığının en dinamik yapı taşlarından birini, 1960’lı yıllarda kitleselleşen Türk sol hareketi oluşturur. Dönemin küresel Soğuk Savaş ikliminde yükselen sol muhalefet, NATO’nun merkez üssü ve lideri olarak gördüğü ABD’yi küresel kapitalizmin ve emperyalizmin baş temsilcisi olarak hedef seçmiştir. Bu ideolojik bakış açısı gereği, anti-kapitalist ve anti-emperyalist mücadelenin doğal bir sonucu olarak ABD karşıtlığı, doğrudan NATO karşıtlığı ile özdeşleşmiştir. 1968 yılında Dolmabahçe’de karaya çıkan ABD 6. Filo askerlerinin denize atılmasıyla simgeleşen bu süreçte, solun radikal kanatları çözümü Batı blokundan tamamen kopmakta görmüştür. Öyle ki bu kesimlerin bir kısmı, kapitalizmin panzehiri ve anti-emperyalist mücadelenin kalesi olarak kabul ettikleri, Sovyetler Birliği’nin başını çektiği Varşova Paktı’na dahil olunması gerektiğini açıkça ileri sürmüştür.
Kıbrıs’a müdahale etmemizi engelleyen 1964’teki tehdit dolu Johnson Mektubu ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası uygulanan ABD silah ambargosu gibi ulusal krizler de bu anti-Amerikancı tezi kitleselleştirmiştir.
1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Varşova Paktı’nın tarihe karışması, Türk solunun ABD ve NATO’ya yönelik yapısal tepkisini dindirmemiştir. Bilhassa aşırı sol çevreler, düşman unsurlar ortadan kalkmasına rağmen NATO'nun varlığını sürdürmesini ve küreselleşme adı altında Yugoslavya, Irak, Afganistan, Libya , Ortadoğu ve çeşitli coğrafyalara müdahale etmesini, ABD emperyalizminin yeni bir aşaması olarak yorumlamış ve tepkilerini kararlılıkla sürdürmüştür. Günümüzde ise NATO muhalefetinin yelpazesi çok daha genişlemiştir. Özellikle son dönemlerde ABD ve NATO karşıtı cephe, solun tekelinden çıkarak çok daha heterojen ve büyük bir yapıya bürünmüştür. Geçmişte sol hareketlerle taban tabana zıt olan bazı milliyetçi, muhafazakâr ve İslamcı çevreler de bugün benzer gerekçelerle NATO karşıtı bir pozisyona gelmişlerdir.
Bu genişlemenin en büyük yakıtı, müttefiklik ilişkilerinin Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle doğrudan çelişir hale gelmesidir. ABD'nin, Türkiye'nin sınır hatlarında açıkça terör örgütü olarak kabul ettiği YPG/PKK yapılanmasını Suriye'de lojistik, mali ve askeri olarak desteklemesi, sol dışı çevrelerdeki milliyetçi ve muhafazakar kesinlerde tepkilere yol açmıştır. Türkiye'nin Suriye kaynaklı tehditlere karşı müttefiklerinden hava savunma desteği talep ettiği dönemlerde Patriot bataryalarının sökülmesi, Ankara'yı Rusya'dan S-400 sistemleri almaya zorlamıştır. S-400 alımı sonrasında ise Türkiye’nin ortak üreticisi olduğu F-35 savaş uçağı programından çıkarılması ve CAATSA yaptırımlarına maruz kalması, Batı blokunun Türkiye'yi cezalandırma mekanizmasına dönüştüğü algısını pekiştirmiştir.
Günümüzde bu durum, Türkiye'nin jeopolitik rotasını çok kutuplu dünyaya (Avrasyacılık, BRICS ve Şanhay İşbirliği Örgütü'ne yakınlaşma) çevirmek isteyen sağ ve muhafazakâr kesimlerin de NATO'yu bir "güvenlik kalkanı" değil, "ulusal egemenliği kısıtlayan bir pranga" olarak görmesine yol açmaktadır.
Bu durum NATO dışında alternatifleri gündeme getirmiştir. Türkiye’nin NATO’dan ayrılması durumunda yönlenebileceği alternatif senaryolar, küresel güç dengelerinde tamamen korumasız kalmamak adına farklı jeopolitik riskler, bağımlılıklar ve maliyetler içeren birkaç temel eksene dayanmaktadır. Bu doğrultuda çeşitli NATO muhalifi çevrelerce bazı seçenekler önerilmektedir.
İlk seçenek, Türkiye’nin herhangi bir askeri ittifaka dahil olmadan, kendi savunma sanayisine ve askeri gücüne güvenerek "silahlı tarafsızlık" politikası izlemesidir. Bu modelde ülke, coğrafi konumunun getirdiği agresif tehdit kuşağı nedeniyle savunma harcamalarını devasa oranda artırmak, nükleer caydırıcılık da dahil olmak üzere kendi güvenlik şemsiyesini sıfırdan inşa etmek zorunda kalır. Ancak bu durumda, bir üyeye yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış sayılacağını garanti eden NATO’nun 5. Maddesi gibi küresel bir koruma kalkanı ortadan kalkacağı için bölgesel risklere karşı tamamen yalnız kalınması en büyük dezavantajdır.
İkinci senaryo, Batı blokunun küresel ölçekteki en büyük rakipleri olan Rusya ve Çin merkezli oluşumlara, yani Doğu eksenine yönelmektir. Bu doğrultuda Rusya liderliğindeki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü bir askeri ittifak alternatifi olarak öne çıksa da Türkiye'nin Kafkasya ve Karadeniz'deki tarihsel çıkarları ve Azerbaycan ile olan sarsılmaz ilişkileri, Ermenistan'ın da üye olduğu bu yapıyla yapısal olarak çelişebilir. Diğer taraftan, Türkiye'nin halihazırda diyalog ortağı olduğu Şanghay İşbirliği Örgütü ise doğrudan bir askeri savunma paktı olmaktan ziyade ekonomik ve istihbarat odaklı bir ortaklık sunduğundan, NATO'nun sağladığı askeri güvencenin yerini dolduramaz.
Üçüncü alternatif ise küresel bir pakta girmek yerine bölgesel ve ikili askeri ittifak modellerini derinleştirmektir. Türk Devletleri Teşkilatı bünyesinde savunma iş birliklerini askeri bir bloka dönüştürmek veya Azerbaycan, Pakistan ve Körfez ülkeleriyle var olan ikili savunma anlaşmalarını genişletmek bu kapsamda değerlendirilebilir. Fakat bu ortaklıkların ve üye ülkelerin askeri-teknolojik kapasitesi, NATO'nun sunduğu küresel caydırıcılık, entegre radar ağları, uydu sistemleri ve nükleer şemsiye altyapısıyla kıyaslanabilecek düzeyde değildir.
Sonuç olarak Türkiye için NATO üyeliği, yalnızca bir savunma anlaşması olmanın ötesinde Batı dünyasıyla kurumsal, askeri ve teknolojik bağların en güçlü sütununu oluşturur. İttifaktan ayrılmak teknik olarak mümkün olsa da uçak yedek parçalarından mühimmat standartlarına kadar Batı endüstrisine uyumlu askeri lojistik altyapıyı dönüştürmek, on yıllar sürecek milyarlarca dolarlık bir maliyet ve bu geçiş sürecinde ciddi bir güvenlik açığı doğurur.
