Şemsi ŞAHSİ / Eğitimci
Köşe Yazarı
Şemsi ŞAHSİ / Eğitimci
.
 

GARİP BİR AŞK HİKAYESİ

Aralık ayı idi, kar yağmıyordu ama hava soğuktu. Bedenim soğuğu hissediyor muydu, tam hatırlayamıyorum da içim çok üşüyordu. Keyfimin de yerinde olduğu pek söylenemezdi. Çünkü iyi haberler almamıştım bu yeni tayin olduğum okulla ilgili. Kapılar açıldı, buyur edildik, yol gösterildi. “Yeni müdür”ün atandığı herkesçe malumdu ve gelişimiz bekleniyordu Akıncıtürke. Kalabalık bir okuldu, henüz tanımadığım bir sürü insanın  “Hoş geldiniz müdür bey”  şeklindeki karşılamaları  ilk zamanlarda çok içten gelmiyordu nedense. Buraya gelmeden önce duyduklarımla, gelince gördüklerimin çok net olarak örtüştüğünü anlamam hiç de uzun sürmemişti. Durum benim açımdan iyi görünmüyordu anlayacağınız. İşte içimi sızlatan bu olumsuz tablo karşısında, o sıralar ben saz çalıp türkü söylemeye başlamıştım. Dudaklarımda şu türkü pelesenk olmuştu; “Şu Dünyanın Gam Yükünü,  Çeken Var Mı Benim Gibi Gece Gündüz Göz Yaşını, Döken Var Mı Benim Gibi Gitmez Ki Başımdan Atam, Ben Bu Derdi Kime Satam Saçlarını Tutam Tutam, Yolan Var Mı Benim Gibi.”     Burada göreve başladıktan sonraki süreçte içimi kaplayan hüzün nedeniyle, etrafımdaki insanların varlığından haberdar olamıyordum. Onların verdiği selamı almaktan bile aciz duruma gelmiştim. Hal böyle olunca iletişim kanalları karşıdan, benim tarafımdan kapatılmış gibi algılandığı için artık beni gördüklerinde öğretmen arkadaşlar, haklı olarak ya yollarını değiştiriyor ya da görmezlikten geliyorlardı. Muhtemelen bana şu türkü mısraı ile mesaj veriyorlardı:   “Bizim Pencereler Yele Karşıdır Muhabbet Dediğin Karşı Karşıdır Girebilsen Bu Sinemde Neler Var Gülüp Oynadığım Ele Karşıdır.”    …     Haksız da sayılmazlardı hani.   Tabii ben de tepkilerimi kendimce normal  görüyor, bu okulu tercih ettiğim için pişmanlıklar duyuyordum. Lakin;   “Son Pişmanlık Neye Yarar Her Şeyin Bedeli Var, Olmadı Yar, Buraya Kadar,” ezgisi beynimde çınlıyordu.   Evet artık buraya kadardı.  Bu olay benim için bir travmaydı ve ortada benim tarafımdan ödenecek bir bedel olduğu da aşikardı. Bu travmayı atlatmam çok kolay olmadı. Burada yapacak iş çok ama imkanlar oldukça kıt idi. Kendimi toparlamalı, aslıma rücu etmeli, bir yerlerden start vermeli ve bir an evvel işe koyulmalıydım. Aksi halde sürekli olarak şu türküyü dillendirmem gerekecekti;   “Hapishanelere Güneş Doğmuyor Geçiyor Bu Ömrüm De Günüm Dolmuyor Eşim Dostum Hiç Yanıma Gelmiyor Yok Mu Hapishanede Beni Arayan Bu Zindanda Öleceğim Gardiyan.”   Bir müddet sonra  bana karşı oluşmuş olan ve benim de  istemeden beslemiş olduğum ön yargıları büyük oranda yıkmıştım. Bunun çok büyük bir avantaj olduğunu; bana yol, su, elektrik olarak döndüğünü anladığımda motivasyonum daha da artıyordu. Artık kendimi teselli edecek türkülerden oluşturmaya başlamıştım repertuarımı; “Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım, Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama Göklere Erişti Feryadım Ahım, Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama   Daimi'yim Her Can Ermez Bu Sırra, Gerçek Kamil Olan Yeter O Nura.  Yusuf Sabır İle Vardı Mısır’a, Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.”   Ama tam olarak kendime gelememiştim.  “Ah benim halim nicedir?” diye serzenişte bulunup duruyorken, sazım her fırsatta sözlerime ahenk katıyordu;   “Ah Neyleyim Gönül Senin Elinden Her Zaman Ağlarım Gülemem Gayri Ben Bıktım Usandım Elin Dilinden Terk Ettim Sılaya Dönemem Gayri”   Bir nebze rahatlamam var ise, o da bu türküler sayesinde oluyordu. Ama bir yandan, bu okulu tercih etmem için bana işaret buyuran arkadaşlarıma feveran ediyor, onlara iç dünyamda türkülerle göndermelerde bulunuyordum kendimce:   “Sana Öyle Kırgınım Ki Su Olsan İçmem İmkansızdır Mutlu Olmak Nasip Mi Ki İki Elim Yakandadır   Sabah Olup Doğsan Bile Gece Olup Sussan Bile Bana Her Gün Gelsen Bile İki Elim Yakandadır”   Hal-i pür melalimi görüp beni teselli etmeye çalışan çevremdeki dostlarıma da artık sazımla cevap veriyordum.   “Kan Gelir Her Gözyaşımdan Gülüm Aman                     Ne Çektim Cahil Başımdan                                                  Tutacak Dalım Kalmadı                                                       Ağlaram Can Ataşından                                                       Karanfil Bed Renk Olur                                                  Aşka Düşen Denk Olur   İsterem Başıya Gele Göresen Ne Renk Olur.”                                                                                                                         Eş, dost ve arkadaşların tesellisi bir işe yaramıyordu. Çaresiz başka taraflara yönelmiştim. Tabii yine  sazım eşliğinde türkü söyleme eylemime devam ediyordum:   “Bilir Misin Hâlim Nedir, Sultanım?                 Aklım Yok Başımda, Kalmışım Yarım               Divane Gezerim, Bu Benim Kârım                    Ben Aşka Âşığım, Canım Cananım                     Gün Geçtikçe Artar Ateşim Nârım Yandıkça Yanarım Tüter Dumanım Kârım Efkârım Zârım Efkârım Vârım Efkârım Ah Yârim Efkârım.” Bu yakarışların muhakkak faydası oluyordu bana lakin, kendimi hiç iyi hissetmiyordum ve  burada bir sevenimin olmadığını düşünüyordum. Böyle düşüncelere gark olup sazı ele almamak, sözü dile getirmemek olur muydu?   “Turnam Başım Darda Benim Şu Yaban Diyarda Benim Bir Sevenim Var Mı Bilmem Gözden Uzaklarda Benim   Çekerim Turnam Sineye Derdi Sineye Bu Yıl Bize Gülmek Haram Belki Seneye   Başım Öne Eğdirdiler Yüzüm Yere Değdirdiler Saçıma Kar Yağdırdılar Yaz İle Baharda Benim”…   Bir yandan çalışarak, bir yandan yeni dostlar edinerek, bir yandan da  türkü çalıp söyleyerek ve bu şekilde oyalanarak günlerimi geçiriyordum. Bu okulda deneyimlemediğim, yaşamadığım , maruz kalmadığım hiçbir şey kalmamıştı adeta.  Derken günler haftaları, haftalar ayları, aylar da yılları kovaladı. Adeta zaman su gibi akıp geçti. Okul eski okul değil, ben eski ben değildim. İlk zamanlarda yaşadığım o travmadan eser yoktu. Çok mutluydum, işime seve seve gidiyordum. Çalışmamın ürünlerini gördükçe daha da mutlu oluyordum. Öğretmen  arkadaşlarla  olan muhabbet ve samimiyet sayesinde okulla duygusal bir bağ da kurmuştum. Yani her şey yolundaydı. O kadar ki, çalıp söylediğim türküler bile makam değiştirmişti. O karamsar hava dağılmış, okul ortamını daha nezih, daha insanı hoş eden bir hava kaplamıştı. Bundan gayrısı olamazdı zaten. … Günlerden bir gün ortalığı kara dumanlar kapladı, oysa havada bulut yoktu. Şaşırmıştım, korkmuştum, bu da neydi böyle? Acı haber  tez duyulur derler ya, öyle oldu. Ferman buyurdular, dediler ki bu okuldan gideceksin… Bu kara haberi duyunca içimi nasıl bir hüzün kaplamıştı, bilemezsiniz. Üzerime ölü toprağı serilmiş gibi hissediyordum. Sazımı tekrar elime aldım, dertli dertli çalmaya, söylemeye başladım:   “Havada Bulut Yok Bu Ne Dumandır?                                                                                                                                    Mahlede Ölen Yok Bu Ne Figandır?            Şu Yemen Elleri Ne De Yamandır                                                                                                                                        Ano Yemen'dir Gülü Çemendir                                                                                                                                                    Giden Gelmiyor Acep Nedendir?  Okuldan fiziki olarak ayrılmayı bırakın bir kenara, bunu düşünmek bile çok yıpratıcıydı benim için: “Fikrinden Geceler Yatabilmirem Bu Fikri Başımdan Atabilmirem Neyleyim Ki Sene Çatabilmirem Ayrılık Ayrılık Aman Ayrılık Her Bir Dertten Ala Yaman Ayrılık” Türküler kesmiyordu hüznümü, bilakis daha da artırıyordu. Ama başka sığınacak limanım da yoktu, dolayısıyla ben aşkla çalmaya, söylemeye devam ediyordum: “Tabiplerde İlaç Yoktur Yarama Aşk Deyince Ötesini Arama Her Nesnenin Bir Bitimi Var Ama,                                                                                                                                   Aşka Hudut Çizilmiyor, Mihriban”   Belki de arabesk eserler okumalıydım ama hiç tarzım değildi. Türkülerle, şarkılarla gelebiliyordum kendime: “Hasret Oldu, Ayrılık Oldu Hüzünlere Büründü Saatler Gördüm Akan İki Damla Yaş Ayrılık Da Sevgiyle Beraber Bir Şarkı Bir Şiir Gibi Yaşadım Canım Acıları Senden Bana Hatıra Şimdi Sakladığım Sevgili Kederler” Nasıl olacaktı, aşkla bağlandığım bu okuldan bu ortamdan nasıl ayrılacaktım. O kadar etkilenmiştim ki, artık bedenimde tanılanamayan sağlık sorunları oluşmaya başlamıştı. İşte o zaman ben buraya ne kadar bağlı olduğumu daha iyi anlamıştım.  Tarif ve kontrol edemediğim o duygularla adeta okulu kişileştirerek onunla konuşmaya, ona hitaben potburi şeklinde  şarkılar türküler söylemeye başlamıştım: “İşte Gidiyorum Çeşm-İ Siyahım Önümüze Dağlar Sıralansa Da Sermayem Derdimdir Hey Dost Servetim Ahım Karardıkça Bahtım Karalansa Da” “Sana Olan Duyguları Bir Bilebilsen Anlayabilsen Belki Severdin İçimdeki Hasretini Bir Duyabilsen  Anlatabilsem, Belki Benimdin”   Ama ne yapsam faydası yoktu. Ferman yazılmıştı. Yakın bir zamanda buradan maalesef ayrılacaktım. Ayrılık olur da türkü söylenmez miydi? “Değmen Benim Gamlı Yaslı Gönlüme Ben Bir Selvi Boylu Yardan Ayrıldım Evvel Bağban İdim Dostun Bağında  Talan Vurdu Ayva Nardan Ayrıldım”         Ve dahası… “Pir Sultan Abdalım Böyle Buyurdu,  Ayrılık Donları Biçti Giydirdi. Ben Ayrılmaz İdim Felek Ayırdı  Ağlama Gözlerim Mevlâ Kerimdir.” Biraz zamansız ayrılık oldu bu benim için. Geç buldum çabuk kaybetmiştim. Okulumun, arkadaşlarımın kıymetini gereği gibi bilemediğimi, onlara borçlu olduğumu düşündüm. Çok emekleri vardı üzerimde hepsinin çok. Yine saza söze verdim kendimi: “Bilemedim Kıymetini Kadrini Hata Benim Günah Benim Suç Benim Eliminen İçtim Derdim Zehrini Hata Benim Günah Benim Suç Benim Bir Günden Bir Güne Sormadım Seni Körümüş Gözlerim Görmedim Seni Boşa Mecnun Eylemişim Ben Beni” Hata Benim Günah Benim Suç Benim”… Derdim kederim artarak devam ediyordu. Kolay mıydı sanıyorsunuz dost meclisinden ayrılmak?  Sazım ve sözüm olmasaydı halim niceydi bilemiyorum: “Parsel Parsel Eylemişler Dünyayı Bir Dikili Taştan Gayrı Nem Kaldı Dost Köyünden Ayağımı Kestiler Bir Akılsız Baştan Gayrı Nem Kaldı”… Artık beklenen gün gelmişti. İçime akıttığım gözyaşlarıyla, başım dik, gönlüm buruk, içim sızlaya sızlaya vedamı da yine sazımla yapmıştım: “Gönüle Hasret Yazıldı Sevgiye Mezar Kazıldı İki Damla Yaş Süzüldü   Gözlerimin Pınarına”.   Aşkla bağlı olduğum, yar bellediğim evimden, yuvamdan ayrılmıştım. Bu bana yapılır mıydı? Gönlüme söz geçiremiyordum. Ortalıkta divane gibi dolaşıyordum. Sazım yine tercüman oluyordu duygularıma ve gönlümü ferahlatıyordu:   “Ahu Gözlerini Sevdiğim Dilber Sana Bir Sözüm Var Diyemiyorum Bilmem Deli Miyim Mecnun Gezerim Sırrımı Ellere Veremiyorum                                                                                                   Derdimi Ellere Diyemiyorum”   Ne yaptıysam, hangi yola başvurduysam sonuç değişmedi, değişmeyecekti, onun için ben türküleri söylemeye devam ediyordum;   “Gülmedim Güldüremedim Talihi Döndüremedim Bu Gönül Yanar Durur Yangını Söndüremedim   Yar Gelsin, Yarim Gelsin Gelsin De, Murada Ersin Yeter Bu Çektiklerim Gönlüme Bahar Gelsin”   Ara vermeden devam ediyordum türkü söylemeye: “Saçların Ağarsa Belin Bükülse Birer Birer Hep Dişlerin Dökülse Canım Dökülse Vücudun Kurusa Kanın Çekilse Yine Şu Gönlümün Yarisin Benim, Yarisin Benim”               “Öyle Ağırım Ki Kendime                                                                                                                                                                      Sen Benden Gittin Gideli Tenim Küs Olmuş Tenime Sen Benden Gittin Gideli Öyle Bıkmışım Ki Kendimden Kurudum Düştüm Dalımdan Sanki Ruhum Çıktı Canımdan Sen Benden Gittin Gideli Eller bizi ayırmış olsa da, biz aynı bedende can gibiydik, ayrılmamıştık,  ayrılamamıştık. Biz adeta  iki çılgın sevgili gibiydik: “Aynı Bedende Can Gibiyiz Cana Can Veren Kan Gibiyiz Yanıp Da Bitmez Köz Gibiyiz Biz Ayrılamayız Eller Ayırsa Bile Yollar Ayırsa Bile Yıllar Ayırsa Bile Biz Ayrılamayız” Çok özlem duyuyordum, her sabah işe giderken yol ayrımında yaşadığım çelişkiyi bir ben bilirim, bir de Allah. Bir haber almayı, gitmeyi, görmeyi, havasını teneffüs etmeyi o kadar çok arzuluyordum ki. Sazım medet oluyordu bana neyse ki: “Yüce Dağ Başına Kara Gideyim  Yok Mu Sevdiğimden Bana Bir Haber?  Dağlar Geçit Vermez Yare Gideyim  Yok Mu Sevdiğimden Bana Bir Haber?”    “Şu Garip Halimden Bilen İşveli Nazlım Göynüm Hep Seni Arıyor Neredesin Sen Tatlı Dillim Güler Yüzlüm Ey Caylan Gözlüm Göynüm Hep Seni Arıyor Neredesin Sen” ”Yarim Senden Ayrılalı Hayli Zaman Oldu Gel Gel Bak Gözümden Akan Yaşa Ab-ı Revan Oldu Gel Gel”. Maalesef ne kadar türkü çalıp söylesem de, değişen hiçbir şey yoktu. Olan olmuştu: “Yazımı Kışa Çevirdin Karlar Yağdı Başa Leyla'm Viran Oldu Evim Yurdum Ne Söylesem Boşa Leyla'm”… Şimdilerde tek tesellim nedir biliyor musunuz?  Onun da sürekli  benim için şu türküleri terennüm ettiğini biliyor olmak: ”Uçup Gittin Buralardan Canımın Canı Nerdesin Gözümün Nuru Nerdesin Gittiğin Yol Çok Mu Uzak Dönülmeyen Yerde Misin Gel Yağmur Ol Gel Gel Rüzgar Ol Gel   Bulutlar Yoldaşın Olsun Allah'ım Seni Korusun Yolun Açık Aydın Olsun Turnalara Tutun da Gel Şimdi Hangi Yaban Elde Belki Dağda Esen Yelde Allah Aşkına Dön Gel De Şu Gönlüme Bayram Olsun   Anlayacağınız, bu şarkılar, türküler, bitmez-bitmeyecek. Hasılı, şairin de dediği gibi; “Ben Sevdim Mi Adam Gibi Severim”. … Meslek hayatımın çok kıymetli 8 buçuk yılını geçirmiş olduğum Akıncıtürkte çalışan, çalışmış olan bütün mesai arkadaşlarıma, dostlarıma selam olsun. Hepsine esenlikler dilerim.
Ekleme Tarihi: 08 Aralık 2023 - Cuma

GARİP BİR AŞK HİKAYESİ

Aralık ayı idi, kar yağmıyordu ama hava soğuktu. Bedenim soğuğu hissediyor muydu, tam hatırlayamıyorum da içim çok üşüyordu. Keyfimin de yerinde olduğu pek söylenemezdi. Çünkü iyi haberler almamıştım bu yeni tayin olduğum okulla ilgili.

Kapılar açıldı, buyur edildik, yol gösterildi. “Yeni müdür”ün atandığı herkesçe malumdu ve gelişimiz bekleniyordu Akıncıtürke. Kalabalık bir okuldu, henüz tanımadığım bir sürü insanın  “Hoş geldiniz müdür bey”  şeklindeki karşılamaları  ilk zamanlarda çok içten gelmiyordu nedense.

Buraya gelmeden önce duyduklarımla, gelince gördüklerimin çok net olarak örtüştüğünü anlamam hiç de uzun sürmemişti. Durum benim açımdan iyi görünmüyordu anlayacağınız. İşte içimi sızlatan bu olumsuz tablo karşısında, o sıralar ben saz çalıp türkü söylemeye başlamıştım. Dudaklarımda şu türkü pelesenk olmuştu;

Şu Dünyanın Gam Yükünü,  Çeken Var Mı Benim Gibi
Gece Gündüz Göz Yaşını, Döken Var Mı Benim Gibi

Gitmez Ki Başımdan Atam, Ben Bu Derdi Kime Satam
Saçlarını Tutam Tutam, Yolan Var Mı Benim Gibi.
”  

 

Burada göreve başladıktan sonraki süreçte içimi kaplayan hüzün nedeniyle, etrafımdaki insanların varlığından haberdar olamıyordum. Onların verdiği selamı almaktan bile aciz duruma gelmiştim. Hal böyle olunca iletişim kanalları karşıdan, benim tarafımdan kapatılmış gibi algılandığı için artık beni gördüklerinde öğretmen arkadaşlar, haklı olarak ya yollarını değiştiriyor ya da görmezlikten geliyorlardı. Muhtemelen bana şu türkü mısraı ile mesaj veriyorlardı:

 

“Bizim Pencereler Yele Karşıdır
Muhabbet Dediğin Karşı Karşıdır

Girebilsen Bu Sinemde Neler Var
Gülüp Oynadığım Ele Karşıdır.”    …    
Haksız da sayılmazlardı hani.

 

Tabii ben de tepkilerimi kendimce normal  görüyor, bu okulu tercih ettiğim için pişmanlıklar duyuyordum. Lakin;

 

“Son Pişmanlık Neye Yarar
Her Şeyin Bedeli Var,

Olmadı Yar,

Buraya Kadar,” ezgisi beynimde çınlıyordu.

 

Evet artık buraya kadardı.  Bu olay benim için bir travmaydı ve ortada benim tarafımdan ödenecek bir bedel olduğu da aşikardı. Bu travmayı atlatmam çok kolay olmadı. Burada yapacak iş çok ama imkanlar oldukça kıt idi. Kendimi toparlamalı, aslıma rücu etmeli, bir yerlerden start vermeli ve bir an evvel işe koyulmalıydım. Aksi halde sürekli olarak şu türküyü dillendirmem gerekecekti;

 

“Hapishanelere Güneş Doğmuyor
Geçiyor Bu Ömrüm De Günüm Dolmuyor
Eşim Dostum Hiç Yanıma Gelmiyor
Yok Mu Hapishanede Beni Arayan
Bu Zindanda Öleceğim Gardiyan.

 

Bir müddet sonra  bana karşı oluşmuş olan ve benim de  istemeden beslemiş olduğum ön yargıları büyük oranda yıkmıştım. Bunun çok büyük bir avantaj olduğunu; bana yol, su, elektrik olarak döndüğünü anladığımda motivasyonum daha da artıyordu. Artık kendimi teselli edecek türkülerden oluşturmaya başlamıştım repertuarımı;

“Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım,

Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama

Göklere Erişti Feryadım Ahım,

Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama

 

Daimi'yim Her Can Ermez Bu Sırra,
Gerçek Kamil Olan Yeter O Nura. 
Yusuf Sabır İle Vardı Mısır’a,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.”

 

Ama tam olarak kendime gelememiştim.  “Ah benim halim nicedir?” diye serzenişte bulunup duruyorken, sazım her fırsatta sözlerime ahenk katıyordu;

 

“Ah Neyleyim Gönül Senin Elinden
Her Zaman Ağlarım Gülemem Gayri
Ben Bıktım Usandım Elin Dilinden
Terk Ettim Sılaya Dönemem Gayri

 

Bir nebze rahatlamam var ise, o da bu türküler sayesinde oluyordu. Ama bir yandan, bu okulu tercih etmem için bana işaret buyuran arkadaşlarıma feveran ediyor, onlara iç dünyamda türkülerle göndermelerde bulunuyordum kendimce:

 

“Sana Öyle Kırgınım Ki

Su Olsan İçmem İmkansızdır

Mutlu Olmak Nasip Mi Ki

İki Elim Yakandadır

 

Sabah Olup Doğsan Bile

Gece Olup Sussan Bile

Bana Her Gün Gelsen Bile

İki Elim Yakandadır”

 

Hal-i pür melalimi görüp beni teselli etmeye çalışan çevremdeki dostlarıma da artık sazımla cevap veriyordum.

 

“Kan Gelir Her Gözyaşımdan Gülüm Aman                    

Ne Çektim Cahil Başımdan                                                 

Tutacak Dalım Kalmadı                                                      
Ağlaram Can Ataşından                                                      

Karanfil Bed Renk Olur                                                 

Aşka Düşen Denk Olur  

İsterem Başıya Gele

Göresen Ne Renk Olur.”

                                                                                                                       

Eş, dost ve arkadaşların tesellisi bir işe yaramıyordu. Çaresiz başka taraflara yönelmiştim. Tabii yine  sazım eşliğinde türkü söyleme eylemime devam ediyordum:

 

“Bilir Misin Hâlim Nedir, Sultanım?                
Aklım Yok Başımda, Kalmışım Yarım              
Divane Gezerim, Bu Benim Kârım                   
Ben Aşka Âşığım, Canım Cananım                  

 

Gün Geçtikçe Artar Ateşim Nârım

Yandıkça Yanarım Tüter Dumanım

Kârım Efkârım Zârım Efkârım
Vârım Efkârım Ah Yârim Efkârım.”

Bu yakarışların muhakkak faydası oluyordu bana lakin, kendimi hiç iyi hissetmiyordum ve  burada bir sevenimin olmadığını düşünüyordum. Böyle düşüncelere gark olup sazı ele almamak, sözü dile getirmemek olur muydu?

 

“Turnam Başım Darda Benim
Şu Yaban Diyarda Benim
Bir Sevenim Var Mı Bilmem
Gözden Uzaklarda Benim

 

Çekerim Turnam Sineye Derdi Sineye
Bu Yıl Bize Gülmek Haram Belki Seneye

 

Başım Öne Eğdirdiler
Yüzüm Yere Değdirdiler
Saçıma Kar Yağdırdılar
Yaz İle Baharda Benim”…

 

Bir yandan çalışarak, bir yandan yeni dostlar edinerek, bir yandan da  türkü çalıp söyleyerek ve bu şekilde oyalanarak günlerimi geçiriyordum. Bu okulda deneyimlemediğim, yaşamadığım , maruz kalmadığım hiçbir şey kalmamıştı adeta. 

Derken günler haftaları, haftalar ayları, aylar da yılları kovaladı. Adeta zaman su gibi akıp geçti. Okul eski okul değil, ben eski ben değildim. İlk zamanlarda yaşadığım o travmadan eser yoktu. Çok mutluydum, işime seve seve gidiyordum. Çalışmamın ürünlerini gördükçe daha da mutlu oluyordum. Öğretmen  arkadaşlarla  olan muhabbet ve samimiyet sayesinde okulla duygusal bir bağ da kurmuştum. Yani her şey yolundaydı.

O kadar ki, çalıp söylediğim türküler bile makam değiştirmişti. O karamsar hava dağılmış, okul ortamını daha nezih, daha insanı hoş eden bir hava kaplamıştı. Bundan gayrısı olamazdı zaten.

Günlerden bir gün ortalığı kara dumanlar kapladı, oysa havada bulut yoktu. Şaşırmıştım, korkmuştum, bu da neydi böyle? Acı haber  tez duyulur derler ya, öyle oldu. Ferman buyurdular, dediler ki bu okuldan gideceksin… Bu kara haberi duyunca içimi nasıl bir hüzün kaplamıştı, bilemezsiniz. Üzerime ölü toprağı serilmiş gibi hissediyordum. Sazımı tekrar elime aldım, dertli dertli çalmaya, söylemeye başladım:

 

“Havada Bulut Yok Bu Ne Dumandır?                                                                                                                                    Mahlede Ölen Yok Bu Ne Figandır?           
Şu Yemen Elleri Ne De Yamandır                                                                                                                                        Ano Yemen'dir Gülü Çemendir                                                                                                                                                    Giden Gelmiyor Acep Nedendir? 

Okuldan fiziki olarak ayrılmayı bırakın bir kenara, bunu düşünmek bile çok yıpratıcıydı benim için:

“Fikrinden Geceler Yatabilmirem
Bu Fikri Başımdan Atabilmirem
Neyleyim Ki Sene Çatabilmirem
Ayrılık Ayrılık Aman Ayrılık
Her Bir Dertten Ala Yaman Ayrılık”

Türküler kesmiyordu hüznümü, bilakis daha da artırıyordu. Ama başka sığınacak limanım da yoktu, dolayısıyla ben aşkla çalmaya, söylemeye devam ediyordum:

“Tabiplerde İlaç Yoktur Yarama
Aşk Deyince Ötesini Arama
Her Nesnenin Bir Bitimi Var Ama,                                                                                                                                   Aşka Hudut Çizilmiyor, Mihriban”

 

Belki de arabesk eserler okumalıydım ama hiç tarzım değildi. Türkülerle, şarkılarla gelebiliyordum kendime:

“Hasret Oldu, Ayrılık Oldu
Hüzünlere Büründü Saatler
Gördüm Akan İki Damla Yaş
Ayrılık Da Sevgiyle Beraber

Bir Şarkı Bir Şiir Gibi
Yaşadım Canım Acıları
Senden Bana Hatıra Şimdi
Sakladığım Sevgili Kederler”

Nasıl olacaktı, aşkla bağlandığım bu okuldan bu ortamdan nasıl ayrılacaktım. O kadar etkilenmiştim ki, artık bedenimde tanılanamayan sağlık sorunları oluşmaya başlamıştı. İşte o zaman ben buraya ne kadar bağlı olduğumu daha iyi anlamıştım. 

Tarif ve kontrol edemediğim o duygularla adeta okulu kişileştirerek onunla konuşmaya, ona hitaben potburi şeklinde  şarkılar türküler söylemeye başlamıştım:

“İşte Gidiyorum Çeşm-İ Siyahım
Önümüze Dağlar Sıralansa Da
Sermayem Derdimdir Hey Dost Servetim Ahım
Karardıkça Bahtım Karalansa Da”

“Sana Olan Duyguları
Bir Bilebilsen Anlayabilsen Belki Severdin
İçimdeki Hasretini Bir Duyabilsen 
Anlatabilsem, Belki Benimdin”

 

Ama ne yapsam faydası yoktu. Ferman yazılmıştı. Yakın bir zamanda buradan maalesef ayrılacaktım. Ayrılık olur da türkü söylenmez miydi?

“Değmen Benim Gamlı Yaslı Gönlüme
Ben Bir Selvi Boylu Yardan Ayrıldım
Evvel Bağban İdim Dostun Bağında 
Talan Vurdu Ayva Nardan Ayrıldım”        
Ve dahası…

“Pir Sultan Abdalım Böyle Buyurdu, 
Ayrılık Donları Biçti Giydirdi.
Ben Ayrılmaz İdim Felek Ayırdı 
Ağlama Gözlerim Mevlâ Kerimdir.”

Biraz zamansız ayrılık oldu bu benim için. Geç buldum çabuk kaybetmiştim. Okulumun, arkadaşlarımın kıymetini gereği gibi bilemediğimi, onlara borçlu olduğumu düşündüm. Çok emekleri vardı üzerimde hepsinin çok. Yine saza söze verdim kendimi:

“Bilemedim Kıymetini Kadrini
Hata Benim Günah Benim Suç Benim
Eliminen İçtim Derdim Zehrini
Hata Benim Günah Benim Suç Benim

Bir Günden Bir Güne Sormadım Seni
Körümüş Gözlerim Görmedim Seni
Boşa Mecnun Eylemişim Ben Beni”
Hata Benim Günah Benim Suç Benim”…

Derdim kederim artarak devam ediyordu. Kolay mıydı sanıyorsunuz dost meclisinden ayrılmak?  Sazım ve sözüm olmasaydı halim niceydi bilemiyorum:

“Parsel Parsel Eylemişler Dünyayı
Bir Dikili Taştan Gayrı Nem Kaldı
Dost Köyünden Ayağımı Kestiler
Bir Akılsız Baştan Gayrı Nem Kaldı”…

Artık beklenen gün gelmişti. İçime akıttığım gözyaşlarıyla, başım dik, gönlüm buruk, içim sızlaya sızlaya vedamı da yine sazımla yapmıştım:

“Gönüle Hasret Yazıldı Sevgiye Mezar Kazıldı

İki Damla Yaş Süzüldü   Gözlerimin Pınarına”.

 

Aşkla bağlı olduğum, yar bellediğim evimden, yuvamdan ayrılmıştım. Bu bana yapılır mıydı? Gönlüme söz geçiremiyordum. Ortalıkta divane gibi dolaşıyordum. Sazım yine tercüman oluyordu duygularıma ve gönlümü ferahlatıyordu:

 

“Ahu Gözlerini Sevdiğim Dilber
Sana Bir Sözüm Var Diyemiyorum
Bilmem Deli Miyim Mecnun Gezerim
Sırrımı Ellere Veremiyorum                                                                                                   Derdimi Ellere Diyemiyorum”

 

Ne yaptıysam, hangi yola başvurduysam sonuç değişmedi, değişmeyecekti, onun için ben türküleri söylemeye devam ediyordum;

 

“Gülmedim Güldüremedim

Talihi Döndüremedim

Bu Gönül Yanar Durur

Yangını Söndüremedim

 

Yar Gelsin, Yarim Gelsin

Gelsin De, Murada Ersin

Yeter Bu Çektiklerim

Gönlüme Bahar Gelsin”

 

Ara vermeden devam ediyordum türkü söylemeye:

“Saçların Ağarsa Belin Bükülse
Birer Birer Hep Dişlerin Dökülse
Canım Dökülse Vücudun Kurusa Kanın Çekilse
Yine Şu Gönlümün Yarisin Benim, Yarisin Benim”
        

 

 

 

“Öyle Ağırım Ki Kendime                                                                                                                                                                      Sen Benden Gittin Gideli
Tenim Küs Olmuş Tenime
Sen Benden Gittin Gideli

Öyle Bıkmışım Ki Kendimden
Kurudum Düştüm Dalımdan
Sanki Ruhum Çıktı Canımdan
Sen Benden Gittin Gideli

Eller bizi ayırmış olsa da, biz aynı bedende can gibiydik, ayrılmamıştık,  ayrılamamıştık. Biz adeta  iki çılgın sevgili gibiydik:

“Aynı Bedende Can Gibiyiz
Cana Can Veren Kan Gibiyiz
Yanıp Da Bitmez Köz Gibiyiz
Biz Ayrılamayız

Eller Ayırsa Bile
Yollar Ayırsa Bile
Yıllar Ayırsa Bile
Biz Ayrılamayız”

Çok özlem duyuyordum, her sabah işe giderken yol ayrımında yaşadığım çelişkiyi bir ben bilirim, bir de Allah. Bir haber almayı, gitmeyi, görmeyi, havasını teneffüs etmeyi o kadar çok arzuluyordum ki. Sazım medet oluyordu bana neyse ki:

“Yüce Dağ Başına Kara Gideyim 
Yok Mu Sevdiğimden Bana Bir Haber? 
Dağlar Geçit Vermez Yare Gideyim 
Yok Mu Sevdiğimden Bana Bir Haber?” 

 

“Şu Garip Halimden Bilen İşveli Nazlım
Göynüm Hep Seni Arıyor Neredesin Sen
Tatlı Dillim Güler Yüzlüm Ey Caylan Gözlüm
Göynüm Hep Seni Arıyor Neredesin Sen”

”Yarim Senden Ayrılalı
Hayli Zaman Oldu Gel Gel
Bak Gözümden Akan Yaşa
Ab-ı Revan Oldu Gel Gel”.

Maalesef ne kadar türkü çalıp söylesem de, değişen hiçbir şey yoktu. Olan olmuştu:

“Yazımı Kışa Çevirdin
Karlar Yağdı Başa Leyla'm
Viran Oldu Evim Yurdum
Ne Söylesem Boşa Leyla'm”…

Şimdilerde tek tesellim nedir biliyor musunuz?  Onun da sürekli  benim için şu türküleri terennüm ettiğini biliyor olmak:

”Uçup Gittin Buralardan
Canımın Canı Nerdesin
Gözümün Nuru Nerdesin
Gittiğin Yol Çok Mu Uzak
Dönülmeyen Yerde Misin

Gel Yağmur Ol Gel
Gel Rüzgar Ol Gel

 

Bulutlar Yoldaşın Olsun
Allah'ım Seni Korusun
Yolun Açık Aydın Olsun
Turnalara Tutun da Gel

Şimdi Hangi Yaban Elde
Belki Dağda Esen Yelde
Allah Aşkına Dön Gel De
Şu Gönlüme Bayram Olsun

 

Anlayacağınız, bu şarkılar, türküler, bitmez-bitmeyecek. Hasılı, şairin de dediği gibi;

“Ben Sevdim Mi Adam Gibi Severim”.

Meslek hayatımın çok kıymetli 8 buçuk yılını geçirmiş olduğum Akıncıtürkte çalışan, çalışmış olan bütün mesai arkadaşlarıma, dostlarıma selam olsun. Hepsine esenlikler dilerim.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (4)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve rizeninsesi.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Eylül
(08.12.2023 19:30 - #1263)
Olduğunuz yere, işinize aşık olmasanız bu kadar başarılı da olamazdınız .üzüntünüzü fazlasıyla yaşayabilmenin ödülü de işte bu kadar mutlu da olabilmenizdir. yaşadığını gerçekten hissetmek bu
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve rizeninsesi.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Nihat
(08.12.2023 19:47 - #1264)
Kaleminize ve emeğinize sağlık, tebrik ederim, sayın müdürüm.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve rizeninsesi.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Cevdet Niyazi
(09.12.2023 10:11 - #1265)
Tebrikler. Öğretmenlik aşkı ve türkü sevdası ancak bu kadar harmanlanır dı.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve rizeninsesi.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sefa Yılmaz
(09.12.2023 23:46 - #1269)
Bir türkü dostu olarak türküler üzerinden işinizi arkadaşlıkları dostlukları değerlendirmeniz güzel… nice güzel dostluklara, nice daha güzel biçimlendireceğiniz, renginizi, sesinizi katacağınız nezih ortamlara…
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve rizeninsesi.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
timbir - birlik haber ajansi