Cumhuriyet, Hannah Arendt’in deyişiyle, “özgür yurttaşların ortak eylemiyle var olan bir siyasal form”dur ve ancak çoğulcu demokrasiyle bir araya geldiğinde tam anlamını kazanır. Aksi halde, otoriter eğilimlerin gölgesinde soluklaşır, biçimsel bir kabuğa dönüşür.
Türkiye’deki cumhuriyet deneyimi, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde 1923’te ilan edilmiş olsa da, başlangıçta demokrasi hedefli bir tek parti rejimi olarak şekillenmiştir. Bu model, en iyimser yorumla otokratik bir cumhuriyet olarak nitelendirilebilir; zira John Stuart Mill’in özgürlük anlayışında vurguladığı gibi, çok sesliliği ve rekabetçi siyaseti dışlayan bir yapı, bireysel gelişimi ve toplumsal ilerlemeyi sınırlayan bir baskıya dönüşür.
Atatürk’ün liderlik ettiği dönemde, çok partili demokratik bir sistem kurmak, o dönemin kaotik koşullarından dolayı mümkün olmamış; bunun yerine, ulus inşası, laiklik ve modernleşme öncelikli bir tek parti yönetimi tercih edilmiştir.
Ardından gelen Milli Şef İsmet İnönü dönemi ise, demokrasiyi dış etkenlerin, özellikle ABD’nin yörüngesinde ve Soğuk Savaş dinamikleri içinde filizlendirmeyi seçmiştir. Bu süreç, Jürgen Habermas’ın “kamusal alan” teorisine göre, organik bir tartışma zemini yerine, dış baskılarla şekillenen kontrollü bir açılımı getirmiş; cumhuriyetin evrimini kesintili ve dışa bağımlı kılmıştır.
Türkiye’nin cumhuriyet macerasını üç ana evreyle özetleyecek olursam;
Atatürk Dönemi, ki tek parti otoritesinin zirvesini temsil eder ve merkezi otoriteyi modernleşme aracı kılar;
İnönü Dönemi, ki geçiş ve kontrollü açılımı simgeler, fakat Montesquieu’nün kuvvetler ayrılığı ilkesinden uzak bir vesayet mekanizmasını sürdürür;
Çok Partili Demokratik Dönem, ki 1950’lerden itibaren rekabetçi siyasetin kapısını aralamış, çok partili rekabet ve katılım fırsatlarını genişletmiştir
Bu evreler, cumhuriyetin 102 yıllık yolculuğunu bir ayna gibi yansıtır: Başlangıçta, değişime yönelik yenilikçi otoriter dönem, geçişteki pragmatik uzlaşmalar ve sonrasındaki rekabetçi mücadele.
Bugün gelinen noktada, demokratik cumhuriyet yolunda önemli mesafeler alınmış olsa da, eksiklikler göz ardı edilemez. Siyasal/toplumsal ayrışmaları derinleştiren kutuplaşmalar, kurumların bağımsızlığıyla ilgili tartışmalar ve şartlar gereği zorunlu hale gelen güvenlikçi politikalar çağdaş bir demokratik modelin önünde hâlâ çeşitli engeller oluşturuyor.
Gerçek bir cumhuriyet, yalnızca biçimsel değil, içerikli bir demokrasiyle mümkün olur; bu da, Chantal Mouffe’un “agonistik çoğulculuk” fikrinde olduğu gibi, ayrışmaları uzlaşıyla aşan, çatışmayı düşmanlığa dönüştürmeyen, çoğulculuğu içselleştirmiş ve katılımcı bir yapı gerektirir.
Gerçek bir cumhuriyet, yalnızca biçimsel değil, içerikli bir demokrasiyle mümkün olur; bu da, ayrışmaları uzlaşıyla aşan, çoğulculuğu içselleştirmiş ve katılımcı bir yapı gerektirir. Alınması gereken yol, bu yönde kararlı adımlarla kısaltılabilir.
