Türkiye’nin finansal durumunu değerlendiren bazı iktidar muhalifi çevreler Türkiye ekonomisinin dış borç sarmalı altında bulunduğunu, Türkiye’nin dış borcunun tehlikeli noktalara geldiğini öne sürmekteler.
Oysa, işin doğrusu bu iddialardan çok uzak.Ülkenin borç yapısı, kamu ve özel sektör paydaşlarının üstlendiği yükümlülükler ile bu borçların ulusal hasılaya oranı üzerinden bilimsel bir yaklaşımla analiz edildiğinde, Türkiye’nin borç sarmalında olduğuna dair iddiaların rasyonel ve nesnel ekonomik temellerden yoksun olduğu açıkça görülmektedir.
En güncel veriler ışığında Türkiye’nin toplam brüt dış borç stoku yaklaşık 518,5 milyar ABD doları seviyesindedir. Bu rakamlara bakarak ülke ekonomisinin tehlikeli noktalarda olduğunu öne sürmenin gerçekçi bir yanı yoktur.
Her şeyden önce bir ülkenin borçluluk durumunu doğru okuyabilmek için borcun sahipliğine, devletin yükümlülük sınırlarına ve borcun ülkenin toplam üretim gücüne yani ulusal hasılasına olan oranına bakmak gerekmektedir.
Söz konusu borç stokunun sahiplik bazındaki dağılımı incelendiğinde, yükün ağırlıklı olarak kamunun üzerinde değil, özel sektörün omuzlarında olduğu göze çarpmaktadır. Toplam borcun yaklaşık 192,2 milyar dolarlık kısmı kamu sektörünün yükümlülüğündeyken, bu yükümlülük çerçevesinde Merkez Bankası’nın payı 24,3 milyar dolar civarındadır. Geriye kalan ve borç stokunun en büyük dilimini oluşturan yaklaşık 302,1 milyar dolarlık devasa kısım ise tamamen özel sektörün borçlarından meydana gelmektedir.
Hukuki ve ekonomik açıdan bakıldığında, devletin özel sektörün borçlarından doğrudan bir sorumluluğu bulunmamaktadır. Serbest piyasa ekonomisi kuralları gereği, özel şirketlerin ve bankaların dışarıdan sağladığı krediler tamamen ilgili kurumların kendi ticari riskleri altındadır. Özel sektör borcunun ödenememesi veya yapılandırılması süreçlerinde devlet doğrudan borçlu konumuna geçmez ve bu borçları üstlenmez. Devletin, kamu yararı ve finansal istikrarı korumak amacıyla büyük altyapı projeleri veya stratejik yatırımlar için özel sektöre sağladığı Hazine garantilerinin toplamı ise yalnızca 19,1 milyar dolar seviyesindedir. Yani devlet, sadece bu garanti kapsamındaki sınırlı projelerde dolaylı bir riske sahiptir; bunun dışındaki yüz milyarlarca dolarlık özel sektör borcu kamunun üzerinde bir yük oluşturmamaktadır. Dolayısıyla "devlet borç sarmalında" algısı yaratanların iddialarının tutarlı bir yanı yoktur.
Borçluluğun vahametini ölçen en temel gösterge, borcun mutlak miktarından ziyade ülkenin ürettiği toplam değer içindeki payıdır. Türkiye’nin iktisadi büyüklüğünü temsil eden Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH), yani ulusal hasıla, cari fiyatlarla 1 trilyon 538 milyar ABD doları (yaklaşık 63 trilyon Türk Lirası) seviyesine ulaşarak tarihi bir zirve kaydetmiştir. Bu devasa ulusal hasıla karşısında borç oranları incelendiğinde, muhalif çevrelerin felaket senaryolarının aksine son derece sağlıklı bir finansal dengeyle karşılaşılmaktadır. Finansal analizlerde devletin elindeki nakit ve rezervler düşüldükten sonra hesaplanan "kamu net borç stokunun" milli gelire oranı yüzde 13,6 gibi çok düşük bir seviyededir. Devletin net dış borç stokunun ulusal hasılaya oranının yüzde 18,5 civarında olduğunu gösteren rasyolar da bu tezi güçlendirmektedir. Kamuoyunda bazı kesimlerce dile getirilen bu yüzde 18,5'lik oran, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin net dış borç yükümlülüğünün milli gelire kıyasla yönetilebilir bir boyutta olduğunu ispatlamaktadır.
Avrupa Birliği üyelik şartlarından biri olan ve küresel ölçekte mali disiplinin en saygın ölçütü kabul edilen Maastricht Kriterleri de bu gerçeği tescillemektedir.
Maastricht Kriterleri'ne göre bir ülkenin genel yönetim nominal borç stokunun milli gelire oranının yüzde 60 tavan sınırını aşmaması gerekmektedir. Türkiye’nin AB tanımlı genel yönetim borç stokunun ulusal hasılaya oranı ise sadece yüzde 23,8 seviyesindedir. AB ve Avro Bölgesi'nin resmi istatistik ofisi Eurostat verileriyle somutlaştırmak gerekirse, Avrupa’nın en gelişmiş ekonomilerinin neredeyse tamamı bugün Maastricht sınırını çoktan aşmış ve ciddi birer borç sarmalına girmiş durumdadır. Avro Bölgesi'nin genel kamu borç ortalaması yüzde 87,8, tüm Avrupa Birliği'nin ortalaması ise yüzde 81,7'dir. Ülke bazlı örneklere bakıldığında durum çok daha çarpıcıdır: Yunanistan yüzde 146,1, İtalya yüzde 137,1, Fransa yüzde 115,6, Belçika yüzde 107,9 ve İspanya yüzde 100,7'lik kamu borcu/GSYH rasyolarıyla kendi belirledikleri yüzde 60 sınırının çok üzerinde, adeta borç yükü altında ezilmektedir.
Pek çok Avrupa ülkesinin kamu borç rasyolarının yüzde 100 bandını aştığı günümüz küresel finansal ortamında Türkiye, sahip olduğu yüzde 23,8'lik oranla ancak yüzde 24,1 borç oranına sahip Estonya gibi Avrupa'nın en az borçlu küçük ekonomileriyle kıyaslanabilecek kadar temiz bir bilançoya sahiptir.
Sonuç olarak, Türkiye'nin borç sarmalında boğulduğu iddiaları, ekonomik verilerin rasyonel bir analizi olmaktan ziyade siyasi manipülasyonlardan ibarettir. Türkiye, 1,5 trilyon doları aşan devasa ulusal hasılası, uluslararası standartların ve Avrupa devlerinin çok altındaki kamu borç rasyoları ve disiplinli mali yapısıyla küresel finansal dalgalanmalara karşı son derece dirençli ve güvenli bir liman olmaya devam etmektedir.
