RizeninSesi
RizeninSesi
Bulutlu
Rize · 15°C
Bizi Takip Edin
01 Kasım 2026 - 19:46

İNSAN NE ZAMAN KENDİSİYLE YÜZLEŞİR?

İnsan ne garip bir varlık… Bir yanıyla merhametin, diğer yanıyla acımasızlığın; bir yanıyla adaletin, diğer yanıyla haksızlığın taşıyıcısı…

0 Paylaşım
İNSAN NE ZAMAN KENDİSİYLE YÜZLEŞİR?

 Aklıyla doğruyu bulabilecek, vicdanıyla yanlışı ayırt edebilecek kadar donanımlı; fakat iş kendi menfaatine geldiğinde bildiği doğruları ayaklar altına alabilecek kadar da çelişkili bir varlık. Bazen bir yabancının acısına gözyaşı dökerken en yakınındakinin hakkını görmezden gelebilen; başkasının uğradığı haksızlığa öfkelenirken kendi yaptığı haksızlığa türlü gerekçeler üretebilen… Sevmeyi bilen ama inciten, adaleti savunan ama adaletten kaçabilen, ölümü bilen ama hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan… 

Kısacası insan; içinde hem iyiliği hem kötülüğü, hem vicdanı hem nefsi, hem hakikati hem de kendi kendisini kandırabilme becerisini taşıyan, çözülmesi belki de en zor yaratık…

Ve belki de insanın en büyük çelişkisi, başkalarını yargılarken gösterdiği cesareti kendi vicdanının karşısına çıkarken gösterememesidir.

Başkalarının yanlışlarını görmekte ne kadar mahir, kendi yanlışlarıyla yüzleşmekte ne kadar isteksiz!

Başkalarına adaletten söz ederken kendi menfaatleri söz konusu olduğunda adaleti görmezden gelebilen; hak, hukuk ve vicdan üzerine uzun uzun konuşurken iş kendi sorumluluğuna geldiğinde susmayı, kaçmayı, hatta hakikatin önüne duvar örmeyi tercih edebilen bir varlık…

Peki, insan ne zaman kendisiyle yüzleşir?

Ne zaman geçmişine dönüp bakar? Ne zaman vicdanının karşısına geçip kendi kendisini sorgular? Ne zaman kırdığı kalplerin, incittiği gönüllerin, görmezden geldiği hakların ve başkalarına, hatta en yakınlarına yaşattığı haksızlıkların muhasebesini yapar?

Ne zaman kendisine şu soruyu sorar:

“Ben bu hayatta kimin hakkını yedim, kime haksızlık ettim, kimin hakkını teslim etmekten kaçındım?”

İnsanın gerçek karakteri, adaletten söz ettiği zaman değil, adaletin kendi menfaatine dokunduğu zaman ortaya çıkar.

Çünkü haklıdan yana olduğunu söylemek kolaydır. Asıl mesele, hak sahibine hakkını teslim etmenin kendi menfaatinden vazgeçmeyi gerektirdiği yerde de adaletten yana durabilmektir.

Hele ki yıllardır alışılmış bir haksızlık, zamanla kazanılmış bir hak gibi görülmeye başlanmışsa…

Oysa bir haksızlığın yıllarca devam etmiş olması, onu hakka dönüştürmez. Bir yanlışın gelenek hâline gelmesi, onu doğru yapmaz. Bir hakkın uzun yıllar teslim edilmemiş olması da o hakkı ortadan kaldırmaz.

İnsanın doğuştan sahip olduğu haklar vardır. Bu haklar bir başkasının lütfuna, merhametine, keyfine veya gönlünün razı olmasına bağlı değildir.

Hak, hak sahibinindir!

Onu teslim etmek bir iyilik değil, bir yükümlülüktür. Bir bağış değil, adaletin gereğidir.

Üstelik insan, yapması gereken doğruyu yapmayıp hak sahibini türlü zorluklarla karşı karşıya bıraktığında da sorumluluktan kurtulmuş olmaz.

Hakkı teslim etmek mümkünken hak sahibini hakkını aramak zorunda bırakmak, bazen haksızlığın kendisi kadar ağır bir vicdani sorumluluktur.

İnsanın önüne engel koymak kolaydır. Zoru göstermek, çözümü geciktirmek, sorumluluğu başkasının omuzlarına yüklemek de kolaydır.

Bazen insan, açıkça karşı çıkamadığı bir hakkın teslimini öylesine zorlaştırır ki sonunda hak sahibinin yorulmasını, vazgeçmesini, susmasını bekler.

Sonra da kendi vicdanını rahatlatacak bir gerekçe bulur:

“Ben kimsenin hakkını engellemiyorum, isteyen hakkını arasın!”

Oysa hakkın teslimine engel olan her tutumun, her geciktirmenin, her gereksiz zorluğun da bir vicdani karşılığı vardır.

Bir insanın hakkını teslim etmemek ne kadar yanlışsa, o hakkı elde etmesini bilerek zorlaştırmak da o kadar düşündürücüdür.

Çünkü adalet yalnızca hak sahibinin hakkını arama özgürlüğü değildir; hakkı elinde bulunduranın da onu sahibine teslim etme sorumluluğudur.

Zor olan, kendi menfaatinden bir adım geri çekilip vicdanının sesini dinleyebilmektir.

Zor olan, yıllardır süregelen bir yanlışa son verebilmektir.

Zor olan, “Benim elimde olan her şey gerçekten benim hakkım mı?” diye sorabilmektir.

Ve belki de en zoru, insanın kendisine şu soruyu sorabilmesidir:

“Ben bugün başkasına yaşattığım haksızlığın yarın bana yaşatılmasına razı olur muydum?”

İşte vicdanın gerçek sınavı burada başlar.

Yüce Allah, Nahl suresinin 90. ayetinde şöyle buyurur:

“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder…”

Bir başka ayette ise şöyle buyurulur:

“Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin…” (Bakara, 2/188)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir kimsenin kardeşine yaptığı haksızlık nedeniyle, dinar ve dirhemin fayda vermeyeceği gün gelmeden önce onunla helalleşmesini 
öğütler. (Buhârî, Mezâlim, 10)

Ne kadar açık, ne kadar sarsıcı bir uyarı!

Demek ki mesele yalnızca dünya malı değildir. Mesele vicdandır, adalettir, kul hakkıdır. Mesele insanın kendi nefsine karşı dürüst olabilmesidir.

Ve mesele, bir gün mutlaka verilecek olan hesaptır.

İnsanoğlu ne tuhaf…

Ölümlü olduğunu bilir ama hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar.

Bir gün her şeyi geride bırakacağını bilir ama sanki bütün dünya kendisine kalacakmış gibi hırslanır.

Mal biriktirir, hak biriktirir, kırgınlık biriktirir. Bazen bir karış toprak uğruna gönülleri yıkar, kardeşlikleri yaralar, yılların hatırını hiçe sayar.

Oysa ne gariptir ki uğruna bunca hırs gösterdiğimiz, birbirimizi kırdığımız, birbirimizin hakkına göz diktiğimiz o toprak, sonunda hepimizi bağrına basacaktır.

İnsan, bir gün kendisine mezar olacak toprağın üzerinde, başkalarının hakkını çiğneyerek neyi kazandığını sanır?

Hayat dediğimiz bu yolculukta attığımız her adım, aslında bizi biraz daha sona yaklaştırmaktadır.

Biz yürüdüğümüzü, ilerlediğimizi, kazandığımızı sanırken ömrümüzden eksilmektedir.

Her geçen gün, geriye dönüp yanlışlarımızı düzeltmek için sahip olduğumuz zamanı biraz daha tüketmektedir.

Ama insan çoğu zaman bunun farkına varmaz.

Hırsla yürür, öfkeyle konuşur, gücü yettiğini ezer, kalpleri kırar, gönülleri incitir. Kimi zaman kendisini haklı göstermek uğruna hakikati örter, kimi zaman da menfaatini korumak için vicdanını susturur.

Ve bütün bunları yaparken sanki önünde sonsuz bir ömür varmış gibi davranır.

Oysa bu hayatın sonunda hepimizi bekleyen değişmez bir gerçek vardır:

ÖLÜM!

Ne makam kalacak ne servet. Ne tapular bizimle gelecek ne de uğruna insanları kırdığımız dünya nimetleri…

Bir gün ellerimiz boş, amellerimizle baş başa kalacağız.

Arkamızda bıraktığımız mallar başkalarının olacak. Belki uğruna yıllarca mücadele ettiğimiz, kardeşlikleri zedelediğimiz, gönülleri kırdığımız her şey, bizden sonra hiç tanımadığımız insanların eline geçecek.

Ama yaptıklarımızın sorumluluğu bizimle kalacak.

İşte o gün ne alışkanlıklarımız mazeret olacak ne geleneklerimiz. Ne gücümüz bizi kurtaracak ne de bugün arkasına sığındığımız gerekçeler…

Belki de insanın en büyük yanılgısı, hesabı yalnızca bu dünyada vereceğini sanmasıdır.

Oysa ilahi adaletin huzurunda ne unutulan bir hak vardır ne de kaybolan bir haksızlık.

İnsan, kendi vicdanıyla hesaplaşmayı ertelerse bir gün hesabını erteleyemeyeceği bir huzura çıkacaktır.

Öyleyse henüz vakit varken, henüz nefes alıyorken, henüz kırılan gönülleri onarmak ve sahiplerine haklarını teslim etmek mümkünken neden bekliyoruz?

Neden bir yanlışı düzeltmek yerine onu savunmaya çalışıyoruz?

Neden hak sahibine hakkını vermek yerine onun önüne yeni engeller çıkarıyoruz?

Neden yıllarca süren bir haksızlığı sona erdirmek için bir adım atmak yerine, onu sürdürmenin gerekçelerini arıyoruz?


Ve neden bir gün terk edip gideceğimiz dünya malı uğruna, ebedî hayatımızın hesabını ağırlaştırıyoruz?

Son sözüm, önce kendime, sonra vicdan sahibi herkese…

Bir gün hepimiz öleceğiz.

Bir gün hepimiz Rabbimizin huzuruna çıkacağız.

Bir gün hepimize, yaptıklarımız da yapmamız gerekirken yapmadıklarımız da sorulacak.

O gün ne kimsenin büyüklüğü bir ayrıcalık sağlayacak ne de gücü bir üstünlük kazandıracak.

O gün önemli olan, bu dünyadan ne kadar mal götürdüğümüz değil, arkamızda ne kadar hak ve nasıl bir hesap bıraktığımız olacaktır.

Ve şimdi, henüz hayattayken, hepimizin kendi vicdanına sorması gereken o son soru:

Bir gün Allah'ın huzuruna çıktığımızda; yıllarca teslim etmediğimiz hakların, görmezden geldiğimiz haksızlıkların, kırdığımız gönüllerin, bile bile sürdürdüğümüz yanlışların ve elimizde imkân olduğu hâlde gidermediğimiz mağduriyetlerin hesabını NASIL VERECEĞİZ?

 

#merhametin #adaletin #haksızlığın

Yorumlar

+ Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!