Çerçeve yasa Meclis’ten geçti. Terörsüz Türkiye sürecinin hukuki zeminini oluşturan, PKK/KCK’nın silah bırakması ve fiili varlığına son vermesi şartına bağlı olarak belirli soruşturma, kovuşturma ve infazların ertelenmesini öngören bu düzenleme, geniş bir uzlaşıyla kabul edildi. Buna rağmen hem doğrudan ret oyu kullananlar hem de bu ret kararlarını haklı gösteren, savunan ve meşrulaştıran kesimler yasayı kötülemek için ellerinden geleni yapıyor.
Bu kesimler yalnızca yasal bir düzenlemeye karşı çıkmakla kalmıyor, maalesef ülkenin yıllardır kanayan yarasını kapatma imkânını sabote eden bir zihniyet üretiyorlar. Bu zihniyet; terörle mücadelenin sadece silahla kazanılacağını sanan, diplomasiyi, hukuku ve toplumsal bütünleşmeyi zayıflık olarak gören bir mantıktan besleniyor. Böyle bir anlayışı savunanlar, bilerek ya da bilmeyerek ülkeye zarar veriyorlar. Çünkü terörün bitmesi, silahların susması ve toplumsal gerilimin azalması; Türkiye’nin hem iç güvenliğini hem de ekonomik ve siyasi istikrarını güçlendirecek adımlardır. Bunu engellemeye çalışanlar; şehit ailelerinin acısını, güvenlik güçlerinin fedakârlığını ve yıllardır terörün yükünü taşıyan halkımızın beklentilerini hiçe sayıyorlar.
Barışı bir tehdit, birliği bölünme, uzlaşıyı ise zayıflık olarak gören bir düşüncenin bu ülkeye ne gibi bir yararı olabilir?
Her siyasi düzenlemeyi otomatik olarak bir “geri adım” saymak, Türkiye’nin elini zayıflatacak bir yaklaşımdır. Devletler yalnızca güç kullanarak değil; gerektiğinde müzakere ederek, hukuk inşa ederek, siyasi kanalları açarak ve karşı tarafın silahlı kapasitesini ortadan kaldıracak mekanizmalar kurarak da sonuç alırlar. Önemli olan, sürecin sonunda Türkiye’nin daha güçlü, daha güvenli ve daha bütünleşmiş bir ülke haline gelip gelmediğidir.
Bir politikanın yanlış olduğunu söyleyen kişi, bunun yerine hangi politikanın uygulanması gerektiğini de ortaya koyabilmelidir. “Hayır” demek kolaydır; asıl zor olan, “Peki ne yapacağız?” sorusuna gerçekçi bir cevap verebilmektir.
Bazı çevreler, devletin attığı her adımı en sert ifadelerle eleştirmeyi “vatanseverlik”, her güvenlik politikasına karşı çıkmayı da “ilkeli duruş” zannediyor. Oysa devlet politikalarını eleştirmek başka bir şeydir, Türkiye’nin önüne sürekli olarak çözümsüzlük koymak bambaşka bir şeydir.
Bir yanda silah bırakmayı teşvik eden hukuki çerçeve dururken, diğer yanda bu çerçeveyi karalayıp “ihanet” diye yaftalayanlar, aslında terör örgütüne dolaylı olarak alan açmış olurlar. Çünkü örgüt, iç siyasetteki bu ayrışmayı kendi meşruiyet iddiasına malzeme yapar.
Devletin amacı geçmişte yaşanan acıları sürekli yeniden üretmek değil, aynı acıların tekrar yaşanmasını önlemektir. Eğer bir süreç terörü sona erdiriyor, silahları susturuyor, ülkenin birlik ve bütünlüğünü güçlendiriyor ve Türkiye’nin önünü açıyorsa; buna sırf siyasi önyargılar nedeniyle karşı çıkmak vatanseverlik değildir.
Türkiye’de terörle mücadele, demokratikleşme ve toplumsal barış gibi son derece hassas başlıklarda atılan her adımın tartışılması elbette demokratik bir haktır. Çerçeve yasaya karşı çıkanların da destekleyenlerin de eleştirilerini ortaya koyması doğaldır. Bugün bu düzenlemeye karşı çıkanların bir bölümü gerçekten samimi güvenlik kaygıları taşıyor olabilir. Onların itirazlarını demokratik tartışmanın doğal bir parçası olarak görmek gerekir. Fakat Türkiye’nin önündeki bütün çözüm yollarını “taviz” olarak nitelendiren ve bu çözümsüzlüğe destek veren anlayışın ülkeye fayda sağlamadığı da açıkça görülmelidir.
Asıl sorun, eleştiri ile peşin hüküm arasındaki çizginin aşılmasıdır.
Ülkenin karşı karşıya bulunduğu güvenlik, siyaset ve bölgesel gerçeklikler hesaba katılmadan her yeni düzenlemenin “ihanet”, “taviz” veya “ülkenin bölünmesine hizmet” gibi sloganlarla mahkûm edilmesidir. Samimi kaygılar taşıyanlar ile Türkiye’nin hiçbir şekilde normalleşmesini istemeyen ve her çözüm ihtimalini peşinen reddeden yaklaşımı birbirinden ayırmak gerekir. Şehitler üzerinden siyasi pozisyon üretmek başka, bir daha şehit verilmemesi için kalıcı bir çözüm aramak başkadır. Türkiye’nin güçlü olmasını istemek başka, sürekli bir güvenlik krizinin içerisinde kalmasını istemek başkadır.
Ülke, yıllardır terörün ekonomik, sosyal ve psikolojik maliyetini ödemektedir. Bu maliyeti azaltacak, silah bırakmayı teşvik edecek ve hukuki belirsizliği ortadan kaldıracak bir düzenlemeye karşı çıkmak veya bu karşı çıkışı haklı göstermeye çalışmak doğrudan milli menfaate aykırıdır. Bugün çerçeve yasaya ret oyu verenler ve onlara hak verenler, bilerek veya bilmeyerek birlik ve bütünlüğün önüne engel koymaktadırlar. Ülkemizin ve gelecek nesillerimizin önünü açmak için terörün tamamen ortadan kalkması şarttır.
Öte yandan, bazılarının ileri sürdüğü gibi çıkarılan yasa bir af yasası değildir. Bu yasa mahkûmiyetlerin hukuki sonuçlarını silmez; şartlı ve süreli bir erteleme mekanizması getirir. Örgütün silah bırakması güvenlik kurumlarınca tespit edilip MGK tarafından teyit edilmeden hiçbir hüküm işlemeyecektir. Kasten öldürme ve belirli ağır suçlar zaten kapsam dışındadır. Buna rağmen “ihanet belgesi”, “teslimiyet” veya “devlet iradesinin zayıflatılması” gibi söylemlere sarılanlar, ya metni okumamış ya da bilerek çarpıtmaktadırlar. Onların asıl derdi sürecin başarıya ulaşması değil, kendi siyasi pozisyonlarını bu çözümsüzlük üzerinden beslemektir.
Türkiye’nin ihtiyacı slogan değil stratejidir; öfke değil akıldır; peşin hüküm değil sonuç hesabıdır. Bir düzenlemeyi başlığına bakarak değil, Türkiye’ye sağlayacağı somut kazanımlara bakarak değerlendirmek gerekir.
"Terörsüz Türkiye" söylemi; onlarca yıldır ödenen ağır bedellerin, verilen şehitlerin ve heba edilen milli kaynakların ardından her vatandaşın ortak arzusu ve devletin en temel varlık sebebidir. Güvenliğin, huzurun ve toplumsal barışın teminat altına alındığı bir ülke ideali tartışmasız bir gayedir.
Yıllardır süren bu kronik sorunun çözümü, günlük polemiklerin ötesinde devlet aklı ve kurumsal devamlılıkla ele alınmalı; terörle mücadele yürütülürken evrensel hukuk ilkelerinden, adaletten ve insan haklarından asla taviz verilmemelidir.
Son olarak, bu hayati mücadelenin iç siyasette muhalefeti veya farklı sesleri baskılama aracına dönüştürülmesi en büyük risklerden biridir.
