Karadeniz hep coşkuludur. Sesli konuşmayı, duygularını yüksek ritimle yaşamayı sever bu topraklar. Adımlarımız bile bağırır gelişimizi.
Bazen de söner her şey. Dinginleşir Karadeniz, yorgun düşer yağmurlardan sonra. Bazı sabahlar, çiğ düşer yapraklara, sabah sessizleşir. Güneş uyur, rüzgâr durur. Dalgalar geri çekilince, kıyıya sadece fısıldar derdini.
Köy yollarına sis düşünce, dağlara suskunluk yayılır. O vakitler, hem Karadeniz dinlenir hem seni dinler. Kimsenin duymadıklarını duyan Karadeniz, sırlarını içinde saklar. Gölgesi bile olmaz cismin, dinlemezsen de duyarsın sessizliği, çoğu zaman dinginliği.
Ayrıldığına sarılmayı bekleyenler bilir ki, kolları hazırdır her zaman. Görmese bile tanır sevdiğini; buraların havası da insanını tanır, geldiğini hissedince sarılır havasıyla. Sessizce bekler sevdiğini, çünkü beklemek sesi boğar.
Çamurlu yollara düşünce, çocuklar toplar kışın dağılan kestaneleri. Sessizce arar taneleri, eğilerek seçer kendince en iyisini. Mahalle yoluna bir sahipsiz köpek düşünce, bilir kimin kapısında karnını doyuracağını. Şefkati anlatır bana o da, sahipsizin sahiplenildiğini, aslında onun da sevildiğini.
Demlikten ilk damla bardağa düşünce, akan dem bilir sıcak suya kavuşacağını. Bardakta bekler ikisinin karışmasını. İçinde bir umutla buğusu vurur kenarına, sever çayın sıcaklığını.
Eskiden kedim vardı. Pencere kenarında beklerdi beni, dönünce okul yolundan sevindirdi. Sessizliği ondan öğrendim biraz da. Bana çok şey anlattı, tüylerini yalarken.
Karadeniz’in diğer yanını da öğrendim. Sis başını yatağa koyar gibi döker dumanını dağlara, ararken yolunu, sıkışmaz asla bir alana. En çok o sahip çıkar sevdiğine.
Öğrendim ki sevgi dili coşkuyla çıkmaz yola. Gürültüsüz ve kendince sarıp sarmalar seni, bir yamacın gölgesinde.
Sessizce yaşar Karadeniz. Bazen bir mezar taşının yosununda sever insan özlediğini, bazen bir sabah namazında yanan evin ışığında. Hatırlamakmış sevmek; sessizce, bıkmadan ve hiç unutmadan.
