RizeninSesi
RizeninSesi
Açık
Rize · 19°C
Bizi Takip Edin
12 Eylül 2026 - 11:03

12 EYLÜL’DEN BUGÜNE: DARBENİN GÖLGESİNDEN KIBRIS’A VE MİLLİ DURUŞA

12 Eylül’ün Gölgesinde Kaybedilen Bir Gençlik

0 Paylaşım
12 EYLÜL’DEN BUGÜNE: DARBENİN GÖLGESİNDEN KIBRIS’A VE MİLLİ DURUŞA

Türkiye, 12 Eylül 1980 darbesine bir günde gelmedi. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında uygulanan ambargolar, Türkiye-ABD ilişkilerindeki gerilim, ekonomik sıkıntılar ve giderek artan sağ-sol çatışmaları ülkeyi ağır bir istikrarsızlık dönemine sürükledi. İşsizlik, yüksek enflasyon, temel tüketim maddelerinin bulunamaması ve uzun kuyruklar, toplumun günlük hayatını zorlaştırdı. Siyasi kurumlar çözüm üretmekte zorlanırken devlet otoritesine duyulan güven de giderek zayıfladı.O yıllarda üniversiteler, mahalleler, sendikalar ve iş yerleri siyasi kamplaşmanın merkezlerine dönüştü. Gençler, çoğu zaman yalnızca düşünceleri, okudukları kitaplar, taşıdıkları dergiler veya bulundukları çevre nedeniyle hedef hâline getirildi. Aynı silahlardan çıkan kurşunlarla sağcı ve solcu gençlerin, hatta farklı siyasi görüşlerden insanların öldürülmesi, toplumda büyük bir korku ve kaos ortamı oluşturdu. Kahvehaneler, yurtlar, sokaklar ve okul çevreleri güvenli olmaktan çıktı. Aileler çocuklarını sokağa göndermeye, öğrenciler okula gitmeye, insanlar siyasi görüşlerini açıkça ifade etmeye çekinir hâle geldi.Bugün hâlâ tartışılan önemli iddialardan biri de bu şiddet ortamının dış istihbarat örgütlerinin müdahaleleriyle derinleştirildiğidir. Türkiye’nin zayıflatılması, toplumun birbirine düşürülmesi ve devlet kurumlarının işleyemez hâle getirilmesi yönünde çeşitli planların uygulandığı ileri sürülmüştür. Bu iddiaların her biri tarihçiler ve araştırmacılar tarafından farklı yönleriyle incelenmeye devam etse de sonuç açıktır: Türkiye, kardeş kavgasına sürüklenmiş ve siyasal çözüm kanalları büyük ölçüde tıkanmıştır.

12 Eylül sabahı ise demokrasi askıya alındı. Parlamento feshedildi, siyasi partilerin faaliyetleri durduruldu ve ülke askerî yönetim altına girdi. Binlerce insan gözaltına alındı; cezaevlerinde ağır işkenceler yaşandı, uzun tutukluluklar ve adil yargılanma sorunları ortaya çıktı. İnsanlar yalnızca işledikleri iddia edilen suçlar nedeniyle değil, düşünceleri, arkadaşlıkları ve geçmişteki siyasi faaliyetleri nedeniyle de baskı gördü.

Darbe döneminde sendikalar kapatıldı, grevler yasaklandı, basın üzerinde yoğun bir sansür uygulandı. Üniversiteler ve kültür kurumları denetim altına alındı. Kitaplar toplatıldı, yayınlar yasaklandı ve binlerce kamu çalışanı görevinden uzaklaştırıldı. Toplumun yalnızca siyasi hayatı değil, kültürel ve sosyal dokusu da yeniden şekillendirildi. 1982 Anayasası ile yürütme ve devlet bürokrasisi güçlendirilirken temel hak ve özgürlükler önemli ölçüde sınırlandırıldı.

İdamlar ise 12 Eylül’ün en ağır ve en acı sonuçlarından biri oldu. “Bir sağdan, bir soldan” anlayışıyla gençlerin darağacına gönderilmesi, Türkiye’nin hafızasında silinmeyecek yaralar bıraktı. Yaşları henüz çok genç olan insanların hayatlarının devlet eliyle sona erdirilmesi, ailelerinde ve toplumda derin travmalar oluşturdu. Bu idamlar, adaletin sağlanmasından çok, topluma gözdağı verilmesi ve siyasal muhalefetin bastırılması olarak değerlendirildi.

Darbe sonrasında Yunanistan’ın NATO’nun askerî kanadına yeniden dönüşünün önünün açılması ve 24 Ocak ekonomik kararlarının uygulanması, 12 Eylül’ün yalnızca Türkiye’nin iç siyasetiyle açıklanamayacağını düşünenler açısından ayrıca değerlendirilmesi gereken gelişmelerdir. Ekonomik düzen yeniden yapılandırılırken emekçilerin örgütlenme gücü zayıflatıldı, sendikal haklar daraltıldı ve toplumun siyasal katılım imkânları sınırlandırıldı. Böylece darbe, yalnızca yönetim biçimini değiştiren bir müdahale değil, Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve kültürel yapısını da uzun yıllar etkileyen bir kırılma noktası oldu.

12 Eylül’ün en büyük kaybı, gençlerin hayatlarıyla birlikte Türkiye’nin düşünme ve tartışma özgürlüğünü de yitirmesiydi. Bir kuşak korkuyla büyüdü; birçok insan yaşadıklarını yıllarca anlatamadı. Aileler evlatlarını kaybetti, bazıları cezaevi kapılarında ömür tüketti, bazıları ise darbe sonrasında ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Bu nedenle 12 Eylül yalnızca geçmişte kalmış bir askerî müdahale değildir; etkileri ailelerde, kurumlarda ve toplumsal hafızada devam eden bir travmadır.

Türkiye, bir darbe ile yalnızca demokratik düzeninden değil, bir kuşağından da ağır bedeller ödeyerek mahrum kaldı. Bu tarihî dönem, hangi siyasi görüşten olursa olsun herkes için aynı dersi taşımaktadır: Demokrasi zayıfladığında, hukuk askıya alındığında ve farklı düşünceler düşmanlık olarak görüldüğünde, toplumun tamamı kaybeder. 12 Eylül’ü unutmamak, yalnızca geçmişin acılarını anmak değil; darbe kültürüne, işkenceye, hukuksuzluğa ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına karşı ortak bir demokratik bilinç geliştirmek anlamına gelir.                        Kıbrıs Meselesi ve Avrupa Parlamentosu’nun Çifte Standardı

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçti. Türkiye’nin 1974’teki müdahalesinin temelinde, Kıbrıs Türklerinin güvenliğinin sağlanması ve adadaki anayasal düzenin yeniden tesis edilmesi amacı bulunuyordu. Bugün Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’yi Kıbrıs nedeniyle “işgalci” olarak nitelendiren siyasi değerlendirmelerini kabul etmek mümkün değildir. Kıbrıs meselesi, 1974 öncesindeki olaylardan, Enosis hedefinden ve Kıbrıs Türklerine yönelik saldırılardan koparılarak değerlendirilemez.

Asıl sorgulanması gereken Avrupa’nın çifte standardıdır. Bosna’da, Azerbaycan’da ve Kıbrıs Türklerine yönelik saldırılarda aynı hassasiyet neden gösterilmemiştir? Gazze’de kadın ve çocukların öldürülmesine yönelik uluslararası tepkiler neden aynı kararlılıkla ortaya konulmamaktadır?

Türkiye’nin Kıbrıs’taki garantörlük hakkını ve Kıbrıs Türklerinin güvenliğini savunması, herhangi bir ülkenin siyasi propagandasına göre değil, tarihî ve hukuki gerçekler çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Yunanistan, Turizm ve Millî Duruş

Türkiye ile Yunanistan arasında zaman zaman yükselen gerilim, yalnızca iki ülkenin açıklamaları üzerinden değerlendirilmemelidir. Bölgedeki güç dengeleri, Avrupa Birliği’nin yaklaşımı ve İsrail’in Doğu Akdeniz’deki politikaları da dikkatle takip edilmelidir.

Ancak millî duruş, komşu halklara düşmanlık anlamına gelmez. Türkiye kendi hak ve çıkarlarını korurken barıştan da vazgeçmemelidir.

Bu nedenle Türk televizyonlarında Yunan adalarını sürekli “ucuz ve muhteşem tatil” destinasyonları olarak öne çıkaran yayınların da sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Türk vatandaşlarının tercihleri elbette kendilerine aittir; ancak Türkiye’nin kendi turizm değerlerinin yeterince tanıtılmadığı da bir gerçektir.

Tatil denince yalnızca Ege kıyıları akla gelmemelidir. Karadeniz’den Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya, İç Anadolu’dan Akdeniz’e kadar Türkiye’nin her bölgesinde keşfedilecek güzellikler vardır. Rize’de, Sinop’ta, Hakkâri’de, Mardin’de, Erzurum’da ve Türkiye’nin dört bir yanında turizm mümkündür.

Türkiye’nin ekonomik gücünü kendi şehirlerimize, kendi esnafımıza ve kendi turizm sektörümüze yönlendirmek, millî ekonomiye yapılacak önemli bir katkıdır.
Milli takım futbolcuları için bizim çocuklar söylemi kaldırılmalıdır.              
Son olarak bir hassasiyetimi özellikle belirtmek isterim: “Bizim Çocuklar” ifadesi, Türk Millî Takımı için kullanılmamalıdır. 12 Eylül döneminde “Bizim Çocuklar” ifadesinin darbeyle ilişkilendirilen tarihsel anlamı, o günleri yaşamış milyonlarca insanın hafızasında acı bir iz bırakmıştır. Millî Takımımızın futbolcuları için çok daha anlamlı, milletimizin gururunu ve ortak ruhunu yansıtan ifadeler kullanılmalıdır.

12 Eylül’ün acılarını unutmadan, Kıbrıs’ta haklarımızdan vazgeçmeden, millî ekonomimizi güçlendirerek ve demokrasimizi koruyarak geleceğe yürümek zorundayız.                               

Av. Hüseyin Karaahmetoğlu

#gençlik #darbenin #eylülden

Yorumlar

1
+ Yorum Yap
[email protected] 12 Eylül 2026 - 11:25

Aynı acıların yaşanmaması dileğiyle Sayın Hüseyin Karaahmetoğlu’nun Yazısı geçmişten günümüze adeta ışık tutmaktadır Teşekkür ediyorum