Bir devlet, bir millet, bir kabile, bir topluluk ve hatta bir aile, üretmeden ne kadar ayakta durabilir? Buna cepten yeme denmez mi? Cepten yiyenin malı bir gün tükenmeyecek mi? O yüzden milletleri ayakta tutan şey ekonomileridir; yani paradır. Sermayesi olmayanlar kısa zamanda sıfırı tüketir, cascavlak ortada kalıverirler. Bugün Amerika’nın dünyaya meydan okuması, nüfusu dünya nüfusunun yüzde 23’ü kadar olmasına rağmen dünya sanayi ve tarım üretiminin yüzde 23’ne yakınını tek başına sağlamasından kaynaklanıyor. Trump’ın kendini dünyanın jandarması sayması, ekranlarda kasım kasım kasılması da bundandır. Gayrisafi milli hasılası 27 trilyon dolar, kişi başı milli geliri ise 80 bin dolardır. Amacımız burada Amerikan ekonomisini değerlendirmek değil, dünyada parası olanın konuşabildiğini izah etmektir.
Diğer taraftan farkında değiliz ama dünyanın nimetleri hızla eriyor. Kömür, petrol ve bazı madenler ile özellikle temel gıda maddeleri tükeniyor. Biz tüketiyoruz hem de hoyratça. Egemen güçler bunu kendilerinden olmayan, fakir, sağlıksız, bilgisiz insanların çokluğuna bağlıyor ve bu yüzden kafalarındaki dünya nüfusu 500 milyon civarındadır. Yani yedi buçuk milyarın üzerinde insan onlara göre olmasa da olur. Hatta olmamaları gerekir. Onlara göre nüfus azaldıkça ekmek artacak. Bu yüzden bir nevi devletin ötanazi yapmasını beklerler. Ötanazi, amansız hastalıkla, acılarla mücadele edenle ve yaşamasının bir anlamı kalmayanlar için ailelerin veya bizzat kişinin kendisinin vereceği bir kararken, bu kez iş ailelere bırakılmıyor ve bunu devletin yapması bekleniyor. Yani, sağlıksızlar, engelliler, akıl hastaları onların düşüncesine göre bir işe yaramayan insanlardır ve yaşama hakkı da olmamalıdır. Down sendromlu çocukla, deney için kullanılan maymunların, sığırların bir farkı olmamasını savunan Peter Singer’e göre, bu tür bireylerin devlet tarafından hayatına son verilirken bedenlerindeki sağlam organları da birer yedek parça gibi üstün ırklara nakledilmelidir. Adolf Hitler de, Fiziksel ya da zihinsel olarak engelli olanlar, toplum için "yararsız", genetik Ari saflığına yönelik bir tehdit, sonuç olarak da yaşamaya layık olmayanlar olarak görülüyordu. II. Dünya Savaşı’nın başında zihinsel ve fiziksel engelli kişiler ile akıl hastaları, Nazilerin "T–4" ya da "ötenazi" olarak adlandırdıkları program kapsamında öldürülmek üzere hedef olarak belirlendi ve öldürüldü. Bunlar Almanya ve Avusturya’daki krematoryumlarda yakıldı. Dikkat edilirse Hitler de saf Alman ırkını korumak adına yapmıştı bunu…
Bize göre insan hayatı kutsaldır, anne karnına düştüğü andan itibaren o bir insandır ve insanca muamele görmelidir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 12’nci maddesine göre, Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.
Ötanazi konusunda Bahri Savcı, “Yaşam Hakkı, Felsefi Açıdan Pratiğe Doğru” adlı eserinde “İnsan bu hak ve özgürlüklerini kendisi bile feda edemez. Kendisi istese bile buna ne kendisi ne de başkası dokunabilir” der.
Ötanazi, pek çok ülkede olduğu gibi ülkemizde de yasaktır.
Tekrar dünya nimetlerinin gittikçe azalmasına dönersek, en önemli nedeni olarak iklim krizi gösterilebilirken aşırı israfı, sınırsız tüketimi de buna eklememiz gerekir. Dünyada her gün altı milyon ekmeğin çöpe atıldığı gerçeğini unutmamız gerekir. Üstelik kara kıtanın insanları açlıktan ölürken… Buna diğer gıda maddelerinin, sanayi ürünlerinin israfını da eklemeliyiz. Ayrıca, sıcaklıkların artması, yağışların azalması, dolayısıyla üretimin zorluğu da ortadadır. 2050’ye kadar bir çözüm üretilemezse kuraklık, susuzluk, buna bağlı olarak da kıtlık kapımızı çalacak. Bir başka neden de 2020’den itibaren yaşanan büyük salgındır. Bu süreçte tedarik zincirinin bozulması, taşıma maliyetlerinin yükselmesi sonucu artan gıda fiyatları, dar gelirlilerin gıdaya ulaşmasını zorlaştırdı.
Tedbir alınmazsa otuz yıl içinde açlık kapımızı çalacak. Eğer bizi yaşatırlarsa tabii.
Muhabbetle efendim!
