Mustafa Semih  ARICI
Köşe Yazarı
Mustafa Semih ARICI
 

MERKEZ BANKACILIĞININ ESKİ KURALLARI ARTIK YETERSİZ

2018’e kadar Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi ve PPK Üyeliği yapan Boğaziçi Üniversitesi eski hocalarından, bir süre beraber de çalıştığımız Prof.Dr. Ahmet Faruk Aysan Merkez Bankalarının değişen paradigmaları üzerinde muhteşem bir makale kaleme aldı. Kesintisiz paylaşıyoruz: * * *  Jeopolitik gelişmeler yükselen ekonomileri zorluyor. Yapay zekâ ise ekonomiyi anlama biçimimizi değiştiriyor. Merkez bankaları her ikisine de uyum sağlamak zorunda. Uzun yıllar boyunca merkez bankacılığı dışarıdan bakıldığında oldukça basit görünüyordu. Enflasyonu kontrol altında tut. Finansal istikrarı koru. Piyasalarla açık ve güvenilir biçimde iletişim kur. Kısa vadeli siyasi baskılardan bağımsız kal. Gerçekte bu model hiçbir zaman bu kadar basit değildi. Ancak 2008 küresel finans krizinden sonra işleri eski çerçeve içinde yürütmek giderek daha zor hale geldi. Bugün merkez bankaları çok farklı bir dünyada faaliyet gösteriyor. Artık yalnızca enflasyonla değil, finansal istikrarsızlıkla, oynak sermaye hareketleriyle, jeopolitik parçalanmayla, yeni ödeme sistemleriyle, dijital paralarla ve son olarak yapay zekânın hızla yayılmasıyla da ilgilenmek zorundalar. Bu nedenle mesele artık yalnızca faizlerin artırılıp artırılmaması değil. Asıl mesele, ekonominin hangi tür şokla karşı karşıya olduğunu doğru anlayabilmek. Singapore Economic Review Conference kapsamında yaptığım konuşmada, önümüzdeki dönemde para politikasını şekillendirecek iki temel belirsizliğin özellikle önemli olacağını vurguladım: Jeopolitik belirsizlik ve yapay zekânın yarattığı teknolojik belirsizlik. Bu iki belirsizlik ülkeleri aynı şekilde etkilemiyor. Ancak birlikte düşünüldüklerinde merkez bankacılığını çok daha zor bir hale getiriyorlar. Gelişmekte Olan Ülkelerin Hata Yapma Lüksü Daha Az Merkez bankalarının değişen rolünü, 2008 küresel finans krizinin ardından Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Yönetim Kurulu ve Para Politikası Kurulu üyesi olarak görev yaptığım dönemde yakından gözlemleme fırsatı buldum. O yıllarda gelişmiş ülkelerdeki son derece düşük faiz oranları, gelişmekte olan ülkelere güçlü sermaye girişleri yaratıyordu. Türkiye de sermaye kontrollerine doğrudan başvurmadan bu girişleri yönetmek amacıyla geleneksel olmayan makro-finansal politika araçları geliştirdi. Bu dönem bize önemli bir şeyi gösterdi: Merkez bankacılığı artık tek bir politika faiziyle tek bir enflasyon hedefini tutturmaya indirgenemezdi. Finansal istikrar, sermaye hareketleri ve makro ihtiyati politikalar da denklemin önemli parçaları haline gelmişti. Bugün bu denklem çok daha karmaşık. Ancak politika hatalarının maliyeti bütün ülkelerde aynı değil. Amerika Birleşik Devletleri bir hata yaptığında bunu daha sonra telafi edebilecek önemli bir kapasiteye sahip. Dünyanın başlıca rezerv parasını ihraç ediyor, derin finansal piyasalara sahip ve çok az ülkenin erişebildiği ölçüde kurumsal güvenilirlikten yararlanıyor. Gelişmekte olan ülkelerde ise durum oldukça farklı. Enflasyon geçmişi bulunan, politika güvenilirliği daha kırılgan olan veya dış finansmana daha fazla ihtiyaç duyan ülkelerde güven kaybı çok daha hızlı ve ağır sonuçlar doğurabiliyor. Türkiye bunun açık örneklerinden biri. Enflasyonun tek haneli seviyelerden çok yüksek oranlara çıkması şaşırtıcı derecede hızlı olabilir. Buna karşılık fiyat istikrarını yeniden sağlamak çok daha uzun ve sancılı bir süreçtir. Buradan çıkan temel ders oldukça açık: Enflasyonla mücadelede güven asimetriktir. Çok hızlı kaybedilebilir, fakat ancak yavaş ve zahmetli biçimde yeniden kazanılabilir. Bu durum, gelişmekte olan ülke merkez bankalarının enflasyonist şoklar karşısında neden daha temkinli davranmak zorunda kaldığını da açıklıyor. Jeopolitik, Para Politikasının Bir Parçası Haline Geldiğinde Bugün merkez bankalarının önündeki ilk büyük belirsizlik jeopolitik kaynaklı. Savaşlar, ticaret kısıtlamaları, enerji şokları ve büyük ekonomilerde alınan siyasi kararlar giderek daha fazla emtia fiyatları, döviz kurları ve finansal piyasalar üzerinden diğer ülkelere taşınıyor. Endonezya, Hindistan veya Güney Afrika gibi ülkelerde enflasyon başlangıçta görece düşük olsa bile enerji ve gıda fiyatlarındaki hızlı artışlar tabloyu kısa sürede değiştirebilir. Ancak sorun yalnızca enflasyon oranının yükselmesi değildir. Enerji fiyatlarındaki artış hükümetleri sübvansiyonları sürdürmek ile kamu maliyesini korumak arasında zor bir tercihle karşı karşıya bırakabilir. Gıda fiyatlarının yükselmesi hanehalklarının bütçesini baskılar. Mali baskılar siyasi baskılara, siyasi baskılar da toplumsal huzursuzluğa dönüşebilir. Bu noktada para politikası artık tek başına hareket eden bir alan değildir. Merkez bankaları kendilerini maliye politikası, siyaset ve toplumsal istikrarın iç içe geçtiği daha geniş bir sistemin içinde bulurlar. Gelişmekte olan ekonomiler açısından bir başka rahatsız edici gerçek daha var: Bu ülkelerin önemli bir bölümü uluslararası para sisteminde büyük ölçüde fiyat alıcı konumunda. Washington'da Federal Rezerv bir karar alıyor, finansal koşullar İstanbul'da, Jakarta'da, Johannesburg'da veya Yeni Delhi'de değişiyor. Şok gelişmiş bir ekonomide doğuyor olabilir. Ancak uyum maliyeti çoğu zaman başka ülkelerde çok daha ağır hissediliyor. Yapay Zekâ Bambaşka Bir Sorun Yaratıyor Jeopolitik belirsizlik gelişmekte olan ülkeler için daha acil bir tehditse, yapay zekâ merkez bankaları açısından çok daha farklı ve belki de daha zor bir düşünsel problem yaratıyor. Yapay zekâ yatırımları şimdiden çok büyük boyutlara ulaştı. Yeni veri merkezleri kuruluyor. Hesaplama kapasitesi genişliyor. Şirketler sermaye topluyor. Teknolojik altyapıya yapılan yatırımlar hızla artıyor. Bütün bunlar ekonomide talebi yukarı çekiyor. Geleneksel para politikası açısından bakıldığında bu oldukça tanıdık bir tablo. Yatırımlar arttığında toplam talep yükselir. Ekonomi zaten kapasite sınırlarına yakınsa bunun enflasyonist etkileri de ortaya çıkabilir. Ancak yapay zekâ yalnızca bir talep hikâyesi değil. Aynı zamanda büyük bir verimlilik dönüşümünün başlangıcı olabilir. Yapay zekâ şirketlerin daha az kaynakla daha fazla üretmesini sağlayabilir. İşgücü verimliliğini artırabilir. Şirketlerin iş yapma biçimlerini dönüştürebilir. Ekonominin toplam üretim kapasitesini genişletebilir. Bu durumda karşımıza pozitif bir arz şoku çıkar. Sorun da tam burada başlıyor. Bugün yapılan yatırımları görebiliyoruz. Fakat bu yatırımların ne kadar büyük verimlilik artışı yaratacağını, bu artışın ne zaman ortaya çıkacağını ve ekonomiye ne kadar geniş biçimde yayılacağını henüz tam olarak ölçemiyoruz. Bu nedenle merkez bankalarının karşısında yeni bir teşhis problemi var: Karşımızda enflasyonist bir talep patlaması mı var, verimliliği artıran pozitif bir arz şoku mu var, yoksa ikisi aynı anda mı gerçekleşiyor? Bu sorunun cevabı para politikası açısından kritik. Eğer merkez bankaları yapay zekâ yatırımlarını ağırlıklı olarak aşırı talep olarak görürse, faizleri gereğinden fazla artırabilir. Ancak verimlilik artışları ekonominin potansiyel üretimini çoktan yükseltmeye başladıysa bu sıkılaştırma gereksiz veya aşırı olabilir. Tam tersi bir hata da mümkün. Politika yapıcılar verimlilik artışlarının çok hızlı geleceğini varsayar, ancak bu gerçekleşmezse enflasyonist baskıları olduğundan düşük değerlendirebilirler. Dolayısıyla yapay zekâ yalnızca teknolojik ilerleme hikâyesi değildir. Para politikası açısından yapay zekâ, talep ile arz arasındaki sinyali gerçek zamanlı olarak ayırt edebilme problemidir. İleriye Dönük Yönlendirme Artık Daha Zor Bu belirsizlik merkez bankalarının iletişim politikasını da etkiliyor. İleriye dönük yönlendirme, merkez bankalarının karşı karşıya olduğu ekonomik dinamikler konusunda yeterince net bir görüşe sahip olduğu dönemlerde daha kolaydır. Peki merkez bankalarının kendisi talep, arz, verimlilik ve yapısal dönüşüm arasındaki ayrımı tam olarak yapamıyorsa ne olacak? Böyle bir ortamda faizlerin izleyeceği patikaya ilişkin güçlü taahhütlerde bulunmak çok daha zor hale gelir. Veriye bağlı karar alma daha önemli hale gelir. İhtiyat daha önemli hale gelir. Politika iletişiminin de daha koşullu olması gerekir. Bağımsızlık, Yalnızlık Anlamına Gelmemeli Bütün bunlar bizi para ekonomisinin en eski tartışmalarından birine geri götürüyor: Merkez bankası bağımsızlığı. Bağımsızlık, güvenilirlik açısından hâlâ son derece önemli. Tarih, para politikasının kısa vadeli siyasi hedeflere tabi hale gelmesinin ne kadar ciddi sonuçlar doğurabileceğini defalarca gösterdi. Ancak bağımsızlık ile kurumsal izolasyonu birbirine karıştırmamak gerekir. Bugün merkez bankalarının karşı karşıya olduğu sorunlar maliye politikası, sanayi politikası, enerji politikası, finansal düzenlemeler ve teknolojik dönüşümle giderek daha fazla kesişiyor. Hiçbir kurum bütün bu sorunları tek başına yönetemez. Çözüm, para politikasının siyasetin kontrolüne verilmesi değildir. Çözüm, merkez bankası bağımsızlığını daha pragmatik biçimde yeniden düşünmektir. Teknokratik karar alma mekanizmasının güvenilirliğini korurken, para politikası ile maliye, finans ve yapısal politikalar arasındaki koordinasyon ihtiyacını da kabul etmek gerekiyor. Bu nedenle geleceğin merkez bankası hem bağımsız hem de politika sisteminin diğer unsurlarıyla güçlü biçimde bağlantılı olmak zorunda olabilir. Merkez Bankacılığında Yeni Bir Dönem Eski merkez bankacılığı modeli, enflasyonun temel problem olarak görülebildiği ve ekonomik şokların nispeten güvenle teşhis edilebildiği bir dünya için tasarlanmıştı. Ortaya çıkan yeni dünya ise çok farklı. Jeopolitik parçalanma, arz şoklarının daha sık yaşanmasına neden oluyor ve gelişmekte olan ülkelerin kırılganlıklarını daha görünür hale getiriyor. Yapay zekâ ise aynı anda hem talebi artırıyor hem de arz kapasitesini dönüştürme potansiyeli taşıyor. Merkez bankalarından bütün bunlara, olağanüstü yüksek bir belirsizlik ortamında cevap vermeleri bekleniyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemin en önemli sorusu artık yalnızca şu olmayabilir: Merkez bankaları ne yapmalı? Belki asıl soru şudur: Ekonominin kendisini okumak giderek zorlaşırken merkez bankaları kararlarını nasıl vermeli? Önümüzdeki para politikası dönemini şekillendirecek temel tartışmalardan biri bu olacak.
Ekleme Tarihi: 28 Ağustos 2026 -Cuma

MERKEZ BANKACILIĞININ ESKİ KURALLARI ARTIK YETERSİZ

2018’e kadar Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi ve PPK Üyeliği yapan Boğaziçi Üniversitesi eski hocalarından, bir süre beraber de çalıştığımız Prof.Dr. Ahmet Faruk Aysan Merkez Bankalarının değişen paradigmaları üzerinde muhteşem bir makale kaleme aldı. Kesintisiz paylaşıyoruz:
* * * 
Jeopolitik gelişmeler yükselen ekonomileri zorluyor. Yapay zekâ ise ekonomiyi anlama biçimimizi değiştiriyor. Merkez bankaları her ikisine de uyum sağlamak zorunda.
Uzun yıllar boyunca merkez bankacılığı dışarıdan bakıldığında oldukça basit görünüyordu.

Enflasyonu kontrol altında tut. Finansal istikrarı koru. Piyasalarla açık ve güvenilir biçimde iletişim kur. Kısa vadeli siyasi baskılardan bağımsız kal.

Gerçekte bu model hiçbir zaman bu kadar basit değildi. Ancak 2008 küresel finans krizinden sonra işleri eski çerçeve içinde yürütmek giderek daha zor hale geldi.
Bugün merkez bankaları çok farklı bir dünyada faaliyet gösteriyor.

Artık yalnızca enflasyonla değil, finansal istikrarsızlıkla, oynak sermaye hareketleriyle, jeopolitik parçalanmayla, yeni ödeme sistemleriyle, dijital paralarla ve son olarak yapay zekânın hızla yayılmasıyla da ilgilenmek zorundalar.

Bu nedenle mesele artık yalnızca faizlerin artırılıp artırılmaması değil.

Asıl mesele, ekonominin hangi tür şokla karşı karşıya olduğunu doğru anlayabilmek.

Singapore Economic Review Conference kapsamında yaptığım konuşmada, önümüzdeki dönemde para politikasını şekillendirecek iki temel belirsizliğin özellikle önemli olacağını vurguladım:

Jeopolitik belirsizlik ve yapay zekânın yarattığı teknolojik belirsizlik.

Bu iki belirsizlik ülkeleri aynı şekilde etkilemiyor. Ancak birlikte düşünüldüklerinde merkez bankacılığını çok daha zor bir hale getiriyorlar.

Gelişmekte Olan Ülkelerin Hata Yapma Lüksü Daha Az

Merkez bankalarının değişen rolünü, 2008 küresel finans krizinin ardından Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Yönetim Kurulu ve Para Politikası Kurulu üyesi olarak görev yaptığım dönemde yakından gözlemleme fırsatı buldum.

O yıllarda gelişmiş ülkelerdeki son derece düşük faiz oranları, gelişmekte olan ülkelere güçlü sermaye girişleri yaratıyordu.

Türkiye de sermaye kontrollerine doğrudan başvurmadan bu girişleri yönetmek amacıyla geleneksel olmayan makro-finansal politika araçları geliştirdi.

Bu dönem bize önemli bir şeyi gösterdi:

Merkez bankacılığı artık tek bir politika faiziyle tek bir enflasyon hedefini tutturmaya indirgenemezdi.

Finansal istikrar, sermaye hareketleri ve makro ihtiyati politikalar da denklemin önemli parçaları haline gelmişti.

Bugün bu denklem çok daha karmaşık.

Ancak politika hatalarının maliyeti bütün ülkelerde aynı değil.

Amerika Birleşik Devletleri bir hata yaptığında bunu daha sonra telafi edebilecek önemli bir kapasiteye sahip. Dünyanın başlıca rezerv parasını ihraç ediyor, derin finansal piyasalara sahip ve çok az ülkenin erişebildiği ölçüde kurumsal güvenilirlikten yararlanıyor.

Gelişmekte olan ülkelerde ise durum oldukça farklı.

Enflasyon geçmişi bulunan, politika güvenilirliği daha kırılgan olan veya dış finansmana daha fazla ihtiyaç duyan ülkelerde güven kaybı çok daha hızlı ve ağır sonuçlar doğurabiliyor.

Türkiye bunun açık örneklerinden biri.

Enflasyonun tek haneli seviyelerden çok yüksek oranlara çıkması şaşırtıcı derecede hızlı olabilir. Buna karşılık fiyat istikrarını yeniden sağlamak çok daha uzun ve sancılı bir süreçtir.

Buradan çıkan temel ders oldukça açık:

Enflasyonla mücadelede güven asimetriktir. Çok hızlı kaybedilebilir, fakat ancak yavaş ve zahmetli biçimde yeniden kazanılabilir.

Bu durum, gelişmekte olan ülke merkez bankalarının enflasyonist şoklar karşısında neden daha temkinli davranmak zorunda kaldığını da açıklıyor.

Jeopolitik, Para Politikasının Bir Parçası Haline Geldiğinde

Bugün merkez bankalarının önündeki ilk büyük belirsizlik jeopolitik kaynaklı.

Savaşlar, ticaret kısıtlamaları, enerji şokları ve büyük ekonomilerde alınan siyasi kararlar giderek daha fazla emtia fiyatları, döviz kurları ve finansal piyasalar üzerinden diğer ülkelere taşınıyor.

Endonezya, Hindistan veya Güney Afrika gibi ülkelerde enflasyon başlangıçta görece düşük olsa bile enerji ve gıda fiyatlarındaki hızlı artışlar tabloyu kısa sürede değiştirebilir.

Ancak sorun yalnızca enflasyon oranının yükselmesi değildir.

Enerji fiyatlarındaki artış hükümetleri sübvansiyonları sürdürmek ile kamu maliyesini korumak arasında zor bir tercihle karşı karşıya bırakabilir.

Gıda fiyatlarının yükselmesi hanehalklarının bütçesini baskılar.

Mali baskılar siyasi baskılara, siyasi baskılar da toplumsal huzursuzluğa dönüşebilir.

Bu noktada para politikası artık tek başına hareket eden bir alan değildir.

Merkez bankaları kendilerini maliye politikası, siyaset ve toplumsal istikrarın iç içe geçtiği daha geniş bir sistemin içinde bulurlar.

Gelişmekte olan ekonomiler açısından bir başka rahatsız edici gerçek daha var:

Bu ülkelerin önemli bir bölümü uluslararası para sisteminde büyük ölçüde fiyat alıcı konumunda.

Washington'da Federal Rezerv bir karar alıyor, finansal koşullar İstanbul'da, Jakarta'da, Johannesburg'da veya Yeni Delhi'de değişiyor.

Şok gelişmiş bir ekonomide doğuyor olabilir.

Ancak uyum maliyeti çoğu zaman başka ülkelerde çok daha ağır hissediliyor.

Yapay Zekâ Bambaşka Bir Sorun Yaratıyor

Jeopolitik belirsizlik gelişmekte olan ülkeler için daha acil bir tehditse, yapay zekâ merkez bankaları açısından çok daha farklı ve belki de daha zor bir düşünsel problem yaratıyor.

Yapay zekâ yatırımları şimdiden çok büyük boyutlara ulaştı.

Yeni veri merkezleri kuruluyor. Hesaplama kapasitesi genişliyor. Şirketler sermaye topluyor. Teknolojik altyapıya yapılan yatırımlar hızla artıyor.

Bütün bunlar ekonomide talebi yukarı çekiyor.

Geleneksel para politikası açısından bakıldığında bu oldukça tanıdık bir tablo.

Yatırımlar arttığında toplam talep yükselir. Ekonomi zaten kapasite sınırlarına yakınsa bunun enflasyonist etkileri de ortaya çıkabilir.

Ancak yapay zekâ yalnızca bir talep hikâyesi değil.

Aynı zamanda büyük bir verimlilik dönüşümünün başlangıcı olabilir.

Yapay zekâ şirketlerin daha az kaynakla daha fazla üretmesini sağlayabilir.

İşgücü verimliliğini artırabilir.

Şirketlerin iş yapma biçimlerini dönüştürebilir.

Ekonominin toplam üretim kapasitesini genişletebilir.

Bu durumda karşımıza pozitif bir arz şoku çıkar.

Sorun da tam burada başlıyor.

Bugün yapılan yatırımları görebiliyoruz.

Fakat bu yatırımların ne kadar büyük verimlilik artışı yaratacağını, bu artışın ne zaman ortaya çıkacağını ve ekonomiye ne kadar geniş biçimde yayılacağını henüz tam olarak ölçemiyoruz.

Bu nedenle merkez bankalarının karşısında yeni bir teşhis problemi var:

Karşımızda enflasyonist bir talep patlaması mı var, verimliliği artıran pozitif bir arz şoku mu var, yoksa ikisi aynı anda mı gerçekleşiyor?

Bu sorunun cevabı para politikası açısından kritik.

Eğer merkez bankaları yapay zekâ yatırımlarını ağırlıklı olarak aşırı talep olarak görürse, faizleri gereğinden fazla artırabilir.

Ancak verimlilik artışları ekonominin potansiyel üretimini çoktan yükseltmeye başladıysa bu sıkılaştırma gereksiz veya aşırı olabilir.

Tam tersi bir hata da mümkün.

Politika yapıcılar verimlilik artışlarının çok hızlı geleceğini varsayar, ancak bu gerçekleşmezse enflasyonist baskıları olduğundan düşük değerlendirebilirler.

Dolayısıyla yapay zekâ yalnızca teknolojik ilerleme hikâyesi değildir.

Para politikası açısından yapay zekâ, talep ile arz arasındaki sinyali gerçek zamanlı olarak ayırt edebilme problemidir.


İleriye Dönük Yönlendirme Artık Daha Zor

Bu belirsizlik merkez bankalarının iletişim politikasını da etkiliyor.

İleriye dönük yönlendirme, merkez bankalarının karşı karşıya olduğu ekonomik dinamikler konusunda yeterince net bir görüşe sahip olduğu dönemlerde daha kolaydır.
Peki merkez bankalarının kendisi talep, arz, verimlilik ve yapısal dönüşüm arasındaki ayrımı tam olarak yapamıyorsa ne olacak?

Böyle bir ortamda faizlerin izleyeceği patikaya ilişkin güçlü taahhütlerde bulunmak çok daha zor hale gelir.

Veriye bağlı karar alma daha önemli hale gelir.

İhtiyat daha önemli hale gelir.

Politika iletişiminin de daha koşullu olması gerekir.

Bağımsızlık, Yalnızlık Anlamına Gelmemeli

Bütün bunlar bizi para ekonomisinin en eski tartışmalarından birine geri götürüyor:

Merkez bankası bağımsızlığı.

Bağımsızlık, güvenilirlik açısından hâlâ son derece önemli.

Tarih, para politikasının kısa vadeli siyasi hedeflere tabi hale gelmesinin ne kadar ciddi sonuçlar doğurabileceğini defalarca gösterdi.

Ancak bağımsızlık ile kurumsal izolasyonu birbirine karıştırmamak gerekir.

Bugün merkez bankalarının karşı karşıya olduğu sorunlar maliye politikası, sanayi politikası, enerji politikası, finansal düzenlemeler ve teknolojik dönüşümle giderek daha fazla kesişiyor.

Hiçbir kurum bütün bu sorunları tek başına yönetemez.

Çözüm, para politikasının siyasetin kontrolüne verilmesi değildir.

Çözüm, merkez bankası bağımsızlığını daha pragmatik biçimde yeniden düşünmektir.

Teknokratik karar alma mekanizmasının güvenilirliğini korurken, para politikası ile maliye, finans ve yapısal politikalar arasındaki koordinasyon ihtiyacını da kabul etmek gerekiyor.

Bu nedenle geleceğin merkez bankası hem bağımsız hem de politika sisteminin diğer unsurlarıyla güçlü biçimde bağlantılı olmak zorunda olabilir.

Merkez Bankacılığında Yeni Bir Dönem

Eski merkez bankacılığı modeli, enflasyonun temel problem olarak görülebildiği ve ekonomik şokların nispeten güvenle teşhis edilebildiği bir dünya için tasarlanmıştı.

Ortaya çıkan yeni dünya ise çok farklı.

Jeopolitik parçalanma, arz şoklarının daha sık yaşanmasına neden oluyor ve gelişmekte olan ülkelerin kırılganlıklarını daha görünür hale getiriyor.

Yapay zekâ ise aynı anda hem talebi artırıyor hem de arz kapasitesini dönüştürme potansiyeli taşıyor.

Merkez bankalarından bütün bunlara, olağanüstü yüksek bir belirsizlik ortamında cevap vermeleri bekleniyor.

Bu nedenle önümüzdeki dönemin en önemli sorusu artık yalnızca şu olmayabilir:


Merkez bankaları ne yapmalı?
Belki asıl soru şudur:
Ekonominin kendisini okumak giderek zorlaşırken merkez bankaları kararlarını nasıl vermeli?
Önümüzdeki para politikası dönemini şekillendirecek temel tartışmalardan biri bu olacak.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve rizeninsesi.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.