Okullarımızda 2019–2020 eğitim öğretim yılından itibaren uygulamaya konulan kasım ve mart ara tatilleri son zamanlarda ciddi biçimde konuşulmaya başlandı. Kimileri bu tatilleri öğrenciler ve öğretmenler için “nefes alma molası” olarak görüyor, kimileri ise eğitim öğretimin doğal akışını bozan, takvimi zorlayan bir uygulama olarak değerlendirmekte.
Yeniliklere peşinen karşı duran bir anlayışa sahip olmamak gerekir, ancak her yeni uygulamayı sahadaki karşılığı, işlevselliği ve eğitime katkısı bakımından da sorgulamadan geçemeyiz. Ara tatiller meselesini de tam olarak bu noktada yeniden ele almanın gerekli olduğunu düşünüyorum.
Bilindiği üzere bir eğitim öğretim yılı, mevzuat gereği en az 180 iş günü olmak zorundadır. Kasım ve mart aylarına yerleştirilen birer haftalık ara tatiller, bu 180 günü doldurabilmek için takvimin başı ve sonunun tırtıklanmasını zorunlu kılmaktadır. Yani, hem eylül ayında okula başlama erkene çekilmekte; hem de haziran sonuna iş günü ilave edilmektedir.
İşte asıl sorun da burada başlamaktadır. Eylül ayında okullar, uzun bir yaz tatilinin hemen ardından açılmaktadır. Ancak öğretmenlerin öğrencilerden önce okula gelip planlama yapacağı, zümre, kurul toplantıları ve benzeri çalışmalarını sakin bir şekilde yürüteceği, okula ve sınıfa hazırlanacağı en az bir haftalık bir süreye ihtiyaç vardır. Öğretmen ve öğrenci aynı gün okula başladığında, eğitim öğretim daha ilk günden tam kapasite ders temposuna girememektedir. Bu durum, özellikle ilkokullarda ve uyum süreci bulunan kademelerde ciddi bir pedagojik eksiklik oluşturmaktadır.
Diğer taraftan haziran ayının sonuna doğru yapılan eklemeler de eğitim açısından pek verimli olamamaktadır. Havaların ısınmasıyla birlikte hem öğrencilerin hem de öğretmenlerin motivasyonu düşmekte, sınıf içi etkileşim zayıflamakta, derslerin niteliği doğal olarak gerilemektedir. Çalışma takviminde “ders günü” olarak görünen bu günlerin, eğitim çıktısı açısından karşılığı son derece sınırlıdır.
Bu açıdan bakıldığında, ara tatillerin teoride olumlu görünen hedeflerinin, pratikte daha büyük sorunlara yol açtığı açıkça görülmektedir. Eğitimde ve eğitim süreçlerinde devamlılık esastır. Takvim içinde kopukluklar oluşturmak yerine, öğretmenin hazırlık yapabildiği, öğrencinin uyum sürecini sağlıklı yaşayabildiği bir yapı çok daha gerçekçidir.
Son dönemde Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ara tatillerin gerekliliğine dair kamuoyunda bir tartışma zemini oluşturulması, sahadan gelen bu eleştirilerin dikkate alındığını göstermektedir. Kanaatimce, kasım ve mart ara tatillerinin kaldırılması; buna karşılık eylül ayında öğretmenlere yönelik anlamlı bir hazırlık süresi tanınması ve haziran ayının pedagojik gerçekliklere uygun şekilde planlanması daha isabetli olacaktır.
Yani eğitim süreci, masa başı mühendisliğiyle değil; sahadaki gerçekler, öğretmenin ihtiyacı ve öğrencinin durumu dikkate alınarak düzenlenmelidir. Şunu da belirtmek gerekir; kasım ve mart ara tatillerinin kaldırılması en çok da velileri memnun edecektir.
İyi niyetle atılan her adımın, pratikte de karşılık bulması dileğiyle…
