Bazı hikâyeler planlanmaz; zamanın akışında, insanın kendi kararlarıyla yoğrularak şekillenir. Benimkisi de tam olarak böyle bir hikâye.
Üniversiteden mezun olduğum yıl, atamalar gecikince kendimi Denizli Bayramyeri’nde bir çantacı dükkânında buldum. Başta birkaç günlüğüne yardım etmek için gitmiştim. Fakat kısa sürede tezgâhın arkasına geçtim; işi öğrendim, hatta iş yerinin en güvenilir ve sorumluluk alan çalışanlarından biri oldum.
Derken Şanlıurfa’nın bir mezrasına atandığımı öğrendim. Ben, peşin satış yapan bir tüccar gibi mutluydum; patronum ise veresiye satan biri gibi tedirgindi. Gitmemem için elindeki tüm imkânları zorladı. Öyle ki kâr ortaklığı teklif etti, ileride dükkânı bana devretmeyi bile düşündüğünü söyledi.
Ben ise gülümsedim. “Himmet abi, ben öğretmenim,” dedim. İdealizmim, ihtimallerin önüne geçti.
Beş sınıfın bir arada olduğu, toplamda on iki öğrencinin bulunduğu bir okula atanmıştım. Üstelik okulun tek öğretmeni bendim. Yanımda götürdüğüm idealizm, orada çoğu zaman karşılık bulmadı. Çünkü bazı yerlerde niyet yetmez; imkân gerekir. Ama yine de vazgeçmedim. Hiç geri adım atmadım.
Yıllar geçti. Farklı şehirler, farklı görevler, yöneticilikler…
Kendimi geliştirmek için sayısız seminer ve kursa katıldım. Sınavlara girdim, başarılar elde ettim; ancak çoğu zaman sonuçlar emeğimle aynı doğrultuda ilerlemedi. Bazen kazandım ama karşılığını göremedim, bazen daha en baştan kaybettirildim. Sistemin işleyişiyle ve adaletin mesafesiyle sık sık yüzleştim.
Her şeye rağmen çabalamaya devam ettim. Her şeye rağmen inandım.
Bugün, otuz yılı aşan meslek hayatımın ardından dönüp baktığımda, içimde hafif ama ısrarlı bir soru dolaşıyor: “Acaba?”
Acaba o gün o çantacı dükkânında kalsaydım ne olurdu? Daha az yorulmuş, daha az kırılmış biri mi olurdum? Yoksa bugünkü ben yine aynı yolu mu seçerdi?
Kesin bir cevabım yok. Ama şunu biliyorum: İnsan, yaptığı hayatı sorgulamaya başladığında aslında başarısızlığını değil, yorgunluğunu dile getirir.
Şimdi zihnimin bir köşesinde daha sade bir ihtimal var: Belki emekliliğimde küçük, mütevazı bir çay ocağı açarım… içinde bir şark köşesi olan. Bir köşede bağlamalarım durur. Camına “Türkü sevmeyen giremez” yazdırırım belki.
Çay demlerim, servis ederim. Hem kendime hem türkü severlere… Çaylar yudumlanırken türküler çalar, türküler söylerim.
Belki de bütün bu uzun yolculuğun sonunda aradığım şey başarı değil; biraz huzurdur.
Ve belki de insanın en büyük kazanımı, yıllarca dimdik ayakta durduktan sonra nerede duracağını bilmesidir.
