Şu sıralarda meslekte 32 yılı geride bırakmış bir eğitimciyim. Bu süre, takvim yapraklarından ibaret bir zaman dilimi değil; sınıflarda, koridorlarda, toplantı salonlarında, bazen de masa başında geçen uzun, keyifli, bir o kadar da meşakkatli bir yolculuk. Sınıf öğretmenliğiyle başladığım görev hayatımda, bazen talip olduğum, bazen de tevdi edilen; müdür yardımcılığı, okul müdürlüğü, Halk Eğitim Merkezi müdürlüğü, şube müdürlüğü ve kısa bir süreliğine de olsa ilçe millî eğitim müdürlüğü görevlerini ifa ettim.
Öğretmen lisesi kökenliyim. Eğitime yönelişim, ilkokul 5. sınıftan sonra girdiğim ve ortaokul ile lisenin bir arada olduğu öğretmen lisesiyle başladı. Yani eğitim, benim için sonradan seçilmiş bir meslek değil; çok erken yaşlarda içine girdiğim, zamanla karakterimi ve hayata bakışımı şekillendiren bir yaşam biçimi oldu.
Görev yaptığım her kademede, her zaman olması gereken en doğruyu yapmaya gayret ettim. Bulunduğum yer ve şartlar neyi gerektiriyorsa, onu yapmaya çalıştım. Hiçbir zaman birilerinin hatırı için, hoşuna gitsin diye ya da geçici memnuniyetler uğruna iş yapmadım. Çünkü eğitim, günü kurtarma işi değildir; geleceği inşa etme sorumluluğudur.
Bizler öğretmen ve okul yöneticileri olarak, eğitimin mutfağında yetişmiş uygulayıcılarız. Bu yüzden bakış açımız her zaman eleştirel ama yapıcı olmalıdır. Eleştiriyi yıkmak için değil, daha iyisini aramak için yaparız/yapmalıyız, şahsen kendi adıma söyleyeyim ben her zaman olduğu gibi bugün de aynı noktadayım. Program yapıcı değiliz, yönetmelik yazan makamda da değiliz. Bizim görevimiz; hazırlanan programları, projeleri ve düzenlemeleri sahada hayata geçirmektir.
Ancak tam da burada önemli bir noktanın altını çizmek gerekiyor: Uygulayıcı olarak, bir uygulamanın sahada ne gibi zorluklar doğuracağını önceden öngörüyorsak, bunu dile getirmek bizim görevimizdir. Bir projenin ya da düzenlemenin sahada karşılık bulmayacağını düşünüyorsak bunu söylemek; kişisel bir tavır değil, mesleki bir sorumluluktur. Çünkü işin uygulama boyutunda biz varız ve sahadaki gerçekliği en yakından görenler de bizleriz.
Bu nedenle, uygulayıcıların sesi duyulmadan hazırlanan her düzenleme eksik kalmaya mahkûmdur. Sahadan kopuk, masa başında şekillenen kararlar; kâğıt üzerinde ne kadar doğru görünürse görünsün, sınıfın, okulun ve öğrencinin gerçekliğiyle her zaman örtüşmez. Eğitim; yalnızca mevzuatla, genelgelerle ve projelerle yürüyen bir alan değildir. Eğitim, insanla yürür; emekle, sabırla ve tecrübeyle şekillenir.
Bugün eğitimin karşı karşıya olduğu sorunların önemli bir kısmı da bu kopukluktan kaynaklanmaktadır. Öğretmenin, okul yöneticisinin ve yerel idarenin dinamikleri dikkate alınmadığında; iyi niyetle atılan adımlar dahi beklenen etkiyi oluşturamamaktadır. Oysa sahadan gelen geri bildirimler, sistemin aksayan yönlerini görmek ve daha sağlıklı çözümler üretmek için en kıymetli kaynaktır.
Benim eleştirim; kişilere ya da kurumlara yönelik değildir. Eleştirim, sürece ve yöntemedir. Amacım, eğitimi daha nitelikli, daha uygulanabilir ve daha sürdürülebilir hâle getirmeye katkı sunmaktır. Çünkü eğitim, deneme-yanılma lüksü olmayan bir alandır. Kaybedilen her zaman, telafisi güç bir insan kaybına dönüşür.
Otuz iki yıllık meslek hayatım bana şunu öğretti: Eğitimi geliştiren şey, tek yönlü talimatlar değil; ortak akıl, istişare ve sahayı merkeze alan yaklaşımlardır. Uygulayıcıyı sürecin dışında bırakan her anlayış eksik, uygulayıcıyı sürecin merkezine alan her yaklaşım ise umut vericidir.
Bu nedenle bir eğitimci ve bir uygulayıcı olarak, sorumluluğumun gereği olarak gördüğümü söylemeye, doğru bildiğimi savunmaya ve eğitimin iyiliği için eleştirmeye devam edeceğim. Şayet Rabbim fırsat verirse tabii.
