Mehterin gür sesi Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde yankılanırken, bazı Avrupa liderlerinin şaşkın bakışları ve istemsizce hızlanan adımları gözlerden kaçmadı. Özellikle Yunanistan Başbakanı’nın yüz ifadesi dikkat çekiciydi.
Korkmayın… Türkiye Cumhuriyeti Devleti, hiç kimseye tehdit olmak için değil; barışı, istikrarı ve caydırıcılığı temsil etmek için vardır. Ancak herkes şunu da bilmelidir ki, Türkiye’nin egemenliğine ve haklarına saygı gösterildiği sürece kimsenin endişe etmesine gerek yoktur. Fakat had aşılmaya kalkıldığında, bu millet tarih boyunca olduğu gibi bugün de gereken cevabı verecek iradeye sahiptir.
NATO Zirvesi’nde en dikkatimi çeken bölüm, liderlerin masada ne konuştuğu değil, daha toplantı başlamadan verilen o tarihî mesajdı.
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne gelen devlet ve hükümet başkanları, dünyanın en eski askerî bandosu kabul edilen Mehter’in ezgileriyle karşılandı. Önlerinde ise Osmanlı’nın farklı dönemlerini temsil eden tarihî üniformalı askerler vardı.
1949 yılında kurulan dünyanın en büyük askerî ittifakının liderleri, kökleri 13. yüzyıla uzanan bir askerî geleneğin sesi eşliğinde tören alanına giriyor.
Bu, sadece bir karşılama değildi; tarihin sessiz ama güçlü bir hatırlatmasıydı.
Çünkü Mehter hiçbir zaman sadece müzik değildi ve olmadı.
Tarihçiler, Osmanlı’da mehter geleneğinin 13. yüzyılın sonlarında, Osman Gazi döneminde kurumsallaştığını kabul ediyor. Rivayete göre Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyâseddin Mesud’un Osman Gazi’ye gönderdiği sancak ve mehter, bağımsızlığın simgesi olarak kabul edildi. Ayrıntıları kesin olarak belgelenemese de, bu gelenek yüzyıllar boyunca Osmanlı ordusunun ayrılmaz bir parçası hâline geldi.
Mehterin görevi sadece marş çalmak değildi.
Askerin moralini yükseltmek, ordunun düzenini sağlamak, komutları duyurmak ve en önemlisi, düşmanın psikolojisini daha savaş başlamadan sarsmaktı.
Osmanlı ordusu Belgrad’a, İstanbul’un fethine, Rodos’a, Mohaç’a ya da Viyana önlerine ilerlerken düşmanın önce askerleri değil, Mehter’in sesiyle karşılaştığı anlatılır.
Devasa köslerin gürleyen sesi…
Zurnaların insanın içine işleyen ezgisi…
Davulların ritmi…
O sesler, “Bir ordu geliyor.” demekten çok daha fazlasını söylüyordu.
“Bir imparatorluk geliyor.”
İşte bu yüzden Avrupa da Mehter’den etkilendi. Osmanlı ile karşılaşan devletler zamanla kendi askerî bandolarına davul, zil ve “Türk usulü” müziği eklediler. Bu etki daha sonra Mozart’tan Beethoven’a kadar birçok büyük bestecinin eserlerine bile yansıdı.
Burada mesele Osmanlı’yı yeniden yaşatmak ya da geçmişe dönmek değildir. Mesele; köklerinden güç alarak geleceğe yürüyen bir devlet olabilmektir.
Çünkü geçmiş, sırtımızda taşıdığımız bir yük değil; gerektiğinde dünyaya kim olduğumuzu hatırlatan en güçlü hafızamızdır.
NATO Zirvesi’nde verilen mesaj da tam olarak buydu. Belki masadaki görüşmeler birkaç gün sonra unutulacak, imzalanan metinler arşivlerde yerini alacak. Ama Mehter’in o tok sesi, köslerin gürleyişi ve yüzyılların mirasını taşıyan o atmosfer, birçok liderin hafızasında uzun süre yaşamaya devam edecek. Kim bilir…
Zirvenin en etkili “psikolojik operasyonu”, tek kurşun atmadan verilen bu tarihî mesajdı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kimseyi tehdit etmez; ancak tarihini, gücünü ve devlet aklını gerektiğinde en etkili şekilde hatırlatmasını da çok iyi bilir.
Gerisi mi?
Onu da zaman gösterir. Tarih, mesajını alanlarla yoluna devam eder; alamayanlara ise aynı dersi yeniden vermekten hiç yorulmaz.
