Ortadoğu yine kaynıyor. İran, İsrail, Amerika, Körfez ülkeleri, demiryolları, boğazlar, enerji hatları… Herkes bir şey söylüyor. Peki gerçekten ne oluyor?
Uzun yıllardır bize anlatılan bir hikâye vardı. Amerika Ortadoğu’da çünkü petrol burada. Körfez petrolü olmadan dünya dönmez, Amerika da bölgeden çıkamaz deniliyordu. Ancak bugün şartlar değişti. ABD artık 1945’in Amerikası değil. Kendi enerji kaynaklarına sahip, teknoloji ve üretim dengeleri farklı bir noktaya geldi.
Bu yüzden bazı uzmanlar şu soruyu soruyor:
“Amerika’nın İsrail’e verdiği sınırsız desteğin geleceği eskisi kadar garanti mi?”
Çünkü ABD içinde dengeler değişiyor.
Eskiden Demokrat Parti’nin büyük çoğunluğu İsrail’e koşulsuz destek verirdi. Bugün ise özellikle genç kuşaklarda tablo farklı. Üniversitelerde, sosyal medyada ve kamuoyunda İsrail politikalarına yönelik eleştiriler giderek artıyor. Üstelik bu eleştiriler sadece sol kesimden gelmiyor.
Cumhuriyetçilerin ve Trump tabanının içinde de İsrail’e mesafeli yaklaşan yeni bir grup oluşmuş durumda. Kimileri İsrail’in Amerikan siyasetini fazla etkilediğini düşünüyor. Kimileri ise Amerika’nın başka ülkelerin savaşlarına sürüklendiğini savunuyor.
Geriye kim kalıyor?
Bir kısım Yahudi toplumu, eski liberal çevreler ve dini sebeplerle İsrail’i destekleyen Evanjelik Hristiyanlar. Ancak onların da nüfuzu ve sayıları eskiye göre azalıyor.
Tam da bu noktada dikkat çekici açıklamalar geliyor.
MAGA hareketinin en tanınan isimlerinden gazeteci Tucker Carlson, İran ile yaşanan gerilimlerin ardından çok çarpıcı bir değerlendirme yaptı.
Carlson’a göre Amerika, dünyanın en güçlü ordusuna sahip olmasına rağmen İran gibi orta ölçekli bir ülkeye istediğini yaptıramadı. Bu durumun, tıpkı 1956 Süveyş Krizi’nin Britanya İmparatorluğu’nun gücünün sona erdiğini göstermesi gibi, Amerikan gücünün sınırlarını ortaya koyduğunu savunuyor.
Katılırsınız ya da katılmazsınız…
Ama ortada yeni bir tartışmanın başladığı açık.
Öte yandan bölgede çok daha büyük bir dönüşüm sessiz sedasız ilerliyor.
Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Umman üzerinden uzanacak yeni kara ve demiryolu koridorları konuşuluyor. Amaç; Körfez’den çıkan malların, enerjinin ve ticaretin deniz yoluna bağımlı kalmadan doğrudan Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşması.
Eğer bu projeler tam anlamıyla gerçekleşirse Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemi tamamen ortadan kalkmaz ama bugünkü kadar vazgeçilmez olmaktan çıkabilir.
Ancak burada başka sorular da var.
Türkiye’nin sınır kapıları ve lojistik altyapısı bu yükü kaldırabilecek mi?
Bugün bile Kapıkule’de kilometrelerce tır kuyruğu oluşuyor. Ticaret hacmi birkaç katına çıktığında yeni yatırımlar yapılmadan sistemin zorlanacağı açık.
Bir başka dikkat çekici nokta ise İran meselesi.
Bu savaşta ya da krizlerde sahada üç aktör vardı: Amerika, İran ve İsrail.
Ancak masadaki müzakerelerde çoğu zaman Amerika ile İran konuşuyor. İsrail’in süreçlerin dışında kaldığı yönündeki yorumlar da giderek artıyor.
Eğer ortaya çıkacak anlaşma İran’ın elini güçlendirirse, Tahran yönetimi bölgede daha iddialı ve daha sert politikalar izlemek isteyebilir. Özellikle Suriye’de yaşanan gelişmelerin ardından İran’ın kaybettiği nüfuzu yeniden kazanma çabasına girmesi şaşırtıcı olmaz.
Sonuç olarak Ortadoğu’da taşlar yerinden oynuyor.
Ama unutmayalım…
Bölgede her büyük değişim iddiası, beraberinde büyük bir propaganda dalgasını da getirir.
Bugün bize “her şey değişiyor” diyenlerin söylediklerini dikkatle dinlemek gerekir.
Çünkü Ortadoğu’da bazen gerçekten tarih yazılır.
Bazen de tarih yazılıyor gibi gösterilir.
Hangisinin yaşandığını ise çoğu zaman yıllar sonra anlarız.
