Bu cümle, bir kuşağın kulağında hâlâ çınlayan bir sözdür,neşedir.
Kapıya değil, kalbe gelen bir sestir.
Bu cümleyi duyan bir nesil vardı; camdan sarkar, kapıya koşar, bir umut “belki bize” gelmiştir diyen.
Şimdiki nesil mi?
Her gün kapıya gelen kargocuyu tanıyor, postacıyı görse“bu kimdi?” dıyor.
Eskiden postacı öyle miydi?
Postacı, mahallenin WhatsApp grubuydu.
Kim evlenmiş, kim askerden dönmüş, kim kime sevdalıymış , kimin mektubu gecikmiş…
Eskiden postacı sadece zarf getirmezdi.
Bir askerin terhis sevincini, bir gurbetçinin hasretini, bir annenin gözyaşını, bir çocuğun umutlarını taşırdı. Posta çantası mektuptan ağırdı; çünkü içinde insan vardı, duygu vardı.
Bazen mektup gelmeden duygu gelirdi:
“Postacının yüzü gülüyorsa, haber iyidir.”
Dün PTT ev sahipliğinde izlediğim “Bak Postacı Geliyor” filmi, beni aldı götürdü. Hem geçmişe, hem de Kemal Sunal’ın postacı olduğu o efsane filme… Hani İnek Şaban vardı ya; çantası büyük, kalbi daha büyük. Posta dağıtırken bile dürüstlüğüyle ortalığı karıştırırdı ama bir kişiyi bile bilerek üzmezdi.
Şaban postacıydı ama aslında hepimizin vicdanıydı.
Zarfı verirken bile utanırdı; çünkü içindeki duygunun ağırlığını bilirdi.
İşte bu filmde de o ruh var.
Senaryonun, yönetmen Yüksel Aksu’nun, gerçek bir PTT postacısı olan babası Osman Aksu’nun hayatından ilham alması boşuna değil. Bu yüzden filmde postacılar karikatür değil; etten kemikten, terleyen, yorulan ama yine de “bir çay içmeden olmaz” diyen insanlar.
Eskiden postacı kapıyı çalardı.
Şimdi telefon titriyor. WhatsApp’tan mesaj geliyor.
Ama biri insan, diğeri sadece ses.
Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.
PTT ailemize ve sinemamıza, hem güldüren hem düşündüren bu güzel eser hayırlı olsun.
Ve Kemal Sunal usulü bitireyim:
Postacı gelir…
Zarfı verir…
Gider…
Ama arkasında hep bir tebessüm bırakırdı.
