Çok televizyon izleyen biri olmamama rağmen, “Eşref Rüya” dizisini izledim.
İnsanlar izlerken ne düşünüyor bilemem ama ben kısaca kendi düşüncemi paylaşayım.
Eşref,çocukken yetim kalır ama büyüyünce herkesin babası olur.
Hayat ona nazik davranmamış;
sokaklar öğretmeni, haksızlık kader arkadaşı, yalnızlık da ev arkadaşı olmuş.
Yalnız büyüyen çocuklar sessizliği ezberler.
Ve bazen o sessizlik, bir gün yeraltının en gürültülü sesi olur.
Zamanla Eşref, şehrin karanlık damarlarına kök saldı.
“Yetimler” dediği adamlarıyla bir düzen kurdu ama o düzenin ortasında hep bir boşluk vardı:
Kayıp bir yüz, yarım kalmış bir bakış, unutulmamış bir isim… zeytin gözlü Rüya.
Bir zamanlar çocuk kalbiyle uzaktan sevdiği kız, yıllar içinde bir efsaneye dönüşmüş.
Ve bir gün, unuttuğunu sandığı o hikâye yeniden kapıyı çalar.
Nisan adında bir “güzellik” ,siyah ve beyaz arasında seçim yapamayıp o sebeple iki rengide sevebllen kadın...
Nisan müzisyen küçük çapta sahnelerde şarkı söylüyordu.
Bir düğünde sahneye çıkar; hem Eşref’in otelinde, hem onun hükmettiği dünyada.
Ama o gece, Eşref’in içindeki çocuk uyandı.
O an, yıllardır ördüğü duvarları kendi elleriyle yıktı.
Çünkü bazı sesler, insanı değil… içindeki çocuğu yakalar.
Nisan’ın sesi, zamanı delip geçiyor, onu çocukluğuna çekiyordu.
Bazı kadınlar yıldız gibidir, bazılarıysa keskin bakışıyla insanın içine işler. Gözlerine bakar ama tüm iç organlarının röntgenini çeker…Bazı kadınlar konuşmaz, sadece bakar;
ama o bakıştan bir ömür çıkarırsın.
Nisan’ın sesi tam bir akrep gibiydi belki sokmuyordu ama kesinlikle iz bırakıyordu.
Eşref’in gözünden bir damla yaş süzüldü o anda!
İlk kez güçlü görünmek istemedi.
Belki de ilk kez, gerçekten insandı.
Bazı adamlar geçmişiyle değil, aradıklarıyla yaşar.
Eşref’in aradığı Rüya mıydı, yoksa içindeki masumluk mu, kim bilir…
Ama şunu biliyoruz:
Kimi insan, hayatı boyunca bir rüyanın intikamını alır.
Bazı adamlar çocukken bir sokak lambasının altında büyür,
sonra bütün şehrin karanlığına hükmeder.
Ama ne kadar büyürse büyüsün,
içinde bir çocuk kalır, o çocuğun adı da hep Rüya olur.
Evet bazen insan kendi hikâyesinde figüran olur.
Çünkü kimi “Rüya” sını arar, kimi “kendini.” (belasını yazmak istedim biran) ikisini birbirine karıştırırsın.
Kimi kaybettiğini ararken, kimi kaybolduğunu fark etmez.
Belki de hayat tamda budur:
Zifiri karanlığın içinde, her şey sıradanlaşmışken…
Tek parlayan, tek güzel olan şey bir kadının gülüşüdür. O gülüş… karanlıkta bile ışıldar.
Bu hikayeler bir dizide değil, içimizde yaşıyor. Kimseye çaktırmadan…
hepimiz bir Rüya’nın peşindeyiz…
Bu arada ben çaktırdım galiba :)
Belki de bazıları Rüya’sını çoktan bulmuştur, sadece adını söylemeden yaşar içinde…
Belki de uyanmaktan korkuyordur, kim bilir?…
