Bazı günler olur ki insanın canı ne aşka düşer, ne paraya, ne mevkiye… Sadece güzel bir tabak makarna ister.
Ne fazla pişmiş olacak, ne de mahallenin düğün pilavı gibi yumuşak… Dişe gelir, ruha dokunur bir kıvamda. İşte tam o an, hayatın aslında çok da karmaşık bir şey olmadığını anlarsınız. Çünkü bir tabak makarna ile dünya barışı sağlanmaz belki ama, insan kendi içinde bir BARIŞ ilan eder. Tencerenin başında beklerken burnunuza gelen o ilk kokuda, çocukluğunuzun mutfağını, ilk öğrenci evinizi, hatta belki eski bir aşkı bile bulabilirsiniz. Şimdi söyleyin, böyle bir yiyecek kutsal değil de nedir?
Makarnaysa hâlâ halkın gözbebeği… Hem ucuz, hem lezzetli, hem de şair ruhlu: Her şekle girer ama yine de karakterinden ödün vermez.
Napoli Belediye Başkanı’nın meşhur sözüdür: “Cennetteki melekler sadece makarna ile beslenmektedir.”
Eh, haksız da sayılmaz!
Ben şahsen esmer undan yapılan makarnayı tercih ederim. Un ve yumurtanın birleşimiyle yaratılan bu güzelliği icat eden kişi kimse, ruhunu buradan öpüyorum.
Makarnanın geçmişi binlerce yıl öncesine dayanıyor. Durum buğdayı ile hazırlanıp, sadece suyla karıştırılarak yoğruluyor ve kurutuluyor. İlk zamanlar çorbalara katılarak tüketilse de, domates sosuyla tanışınca bambaşka bir boyuta geçiyor.
Ama şimdi gelelim asıl meseleye:
Dışarıda yediğiniz makarnaların neden bu kadar lezzetli olduğunu hiç düşündünüz mü?
Ya da hiç merak ettiniz mi İtalyanların bu konuda en hassas oldukları şey ne?
Ben söyleyeyim: Al Dente.
Yani, “dişe gelir” kıvam.
Yıllardır gözlemliyorum; insanlık tarihinin büyük kısmı makarnaya resmen eziyet ediyor.
Özellikle de bizim güzel ülkemin yemek konusunda usta ama makarna konusunda zalim ev hanımları…
Makarnayı haşlamıyorlar, adeta yok ediyorlar.
Kutusunun üstünde 8 dakika yazıyor diyelim, o makarna suyun içinde 18 dakika kalıyor.
Süzüldükten sonra bir de tencereye geri girip türlü ısı müdahalelerine maruz kalıyor.
Sonuç?
Şekli kaymış, tadı kaçmış, hamurlaşmış, karakteri bozulmuş bir “bir şey”.
Düdüklü tencerede makarna pişirene bile denk geldim, o derece…
Oysa doğru pişirilmiş bir makarna, mideye oturmaz; kalbe yerleşir.
Makarnayı makarna yapan; kıvamıdır, dokusudur, ruha işleyen o sadeliğidir.
Sadece bir şeyi doğru yapın: Paketin üstünde yazan süreye sadık kalın.
Ve lütfen rica ediyorum; makarnayı süzdükten sonra soğuk sudan geçirin.
Bu, pişmesini durdurur ve Al Dente kıvamını korur.
Yoksa makarna kendi buharıyla bile pişmeye devam eder ve sonunda yine hüsran…
Peki, evde neden o dışarıda yediğimiz tadı yakalayamıyoruz?
Çünkü bazı püf noktaları es geçiyoruz. Buyurun efendim, benden size küçük ama etkili birkaç ipucu:
Makarnayı mutlaka geniş bir tencerede, fokur fokur kaynayan suda haşlayın.
Suya 1 tatlı kaşığı tuz eklemeyi unutmayın. “Deniz kadar tuzlu” olmalı diyor İtalyanlar.
Suyuna yağ koymayın! Sosun makarnaya tutunmasına engel olur. (Sadece peynirli makarnada olur, o başka.)
Soslu makarna yapıyorsanız, haşlama suyundan 1 kepçe mutlaka sosun içine ilave edin.
Ve en önemlisi: Makarna ile sosu zamanında birleştirin. Sevenler geç buluşunca tadı olmaz.Spagetti, burgu, penne, kelebek…
Her biri farklı bir karakter, farklı bir ruh.Ama ortak noktaları şu: Domates sosuyla harikalar yaratıyorlar.Bol zeytinyağı, taze domates, kuru soğan ve bir tutam sevgi…Gerisi zaten damakta bir festival.
Makarnanın adı ülkeden ülkeye değişir ama işlevi aynıdır: Kalabalık sofraların baş tacıdır.Yeri gelir dost sohbetinde yenir, yeri gelir hüzünle karışık bir yalnızlık gecesinde.Ama hep bir tesellisi vardır.
Hatta bazen, dudağınızla spagettiyi hüp diye çektiğinizde ağzınızda garip bir gülümseme, gözlerinizde şaşkın bir mutluluk belirir.Bin yıllık makarnadır, ama hâlâ insana çocukluk sevinci yaşatır.
Bu kadar makarna lafı ettikten sonra, “ne duruyorsunuz?” diye sormayacağım. Çünkü biliyorum… Şu an hepiniz mutfağa gidiyorsunuz. HAYDE! Afiyetle kalın. Ve lütfen, makarnaya sevginizi katmayı unutmayın.
