Bazı tartışmalar vardır; çok şey konuşulur ama hiçbir şey anlaşılmaz. Çünkü herkes kibriti kimin yaktığıyla ilgilenir, yangının neden çıktığını sormaya cesaret edemez.
Ersoy ve Cebeci operasyonu üzerinden yürüyen tartışmalar, asıl meseleyi görmemizi zorlaştırıyor. Kibriti gözünüze çok yaklaştırırsanız, arkasındaki ormanı göremezsiniz. Ne yazık ki şu an tam olarak yaşanan budur.
İsimler, yüzler, unvanlar konuşuluyor; ama tabloya bütünüyle bakılmıyor. Oysa adli tıp raporları gibi somut belgeler, tartışmayı duygudan çıkarıp gerçeğin zeminine çekmek için yeterince güçlü deliller sunuyor.
Taciz iddiaları meselesine gelince…
Bu tür iddialar hafife alınamaz. Aynı kanalda Mehmet Akif hakkında şikâyette bulunan birden fazla kadının olduğu da biliniyor. Ancak burada temel ilke şudur: Suçu kim işlemişse, kim olursa olsun, yakasına yapışılmalıdır. İnancı, mezhebi, siyasi görüşü ya da mensup olduğu çevre, kimseye dokunulmazlık sağlamaz.
Ama şu da açıkça söylenmeli:
Bir topluluğa duyulan öfke, adaletsizliğin bahanesi olamaz. Kimse “bizden” diye korunmamalı, kimse de “onlardan” diye kolayca linç edilmemelidir. Ahlaksızlığı ifşa etmek başka, bunu siyasi hesaplaşmanın malzemesi hâline getirmek bambaşkadır.
Bugün sıkça kullanılan “günah keçisi” kavramı da burada devreye giriyor. Günah keçisi, suçsuz birinin, başkalarının işlediği suçların bedelini ödemesi demektir. Tarihte bu yöntem çok kullanıldı; bugün de farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Güçlü olanlar kenara çekiliyor, zayıf halka öne sürülüyor. Dosyalar kapanıyor, asıl sorumlular sisin içinde kayboluyor.
Asıl sorulması gereken soru şudur:
Uyuşturucu ve fuhuş bu kadar yaygınken, devletin istihbarat birimleri bundan gerçekten habersiz olabilir mi?
Eğer bu çetelerin üzerine kararlılıkla gidilmezse, yarın karşımıza çok daha büyük, çok daha karanlık yapılar çıkacaktır. Hatta uluslararası bağlantıları olan, kimlerin kimlerle ne ilişkiler kurduğunu bildiğimiz ama üstüne gidilmeyen dosyalar…
Ama herkes sadece karşı tarafı yıpratmak için konuşur, kendi adamını korursa, bu bataklık asla kurutulamaz.
Bugün yan yana olanlar, yarın birbirini satacak.
Kimi yurt dışına kaçacak, kimi içeride susturulacak. Ve yine gerçekler değil, vitrine konulan isimler konuşulacak.
Şunu da unutmamak gerekir:
Mehmet Akif’in Diyanet’te görev yapmış olması ya da Cebeci’nin dindar bir aileden gelmesi, ne suçun üzerini örter ne de masumiyet belgesi olur. Ama bu gerçekler, linç kültürüne karşı biraz daha dikkatli olmamız gerektiğini hatırlatır.
Asıl yıkıcı olan ise şudur:
Uyuşturucu ve fuhuştan bile daha tehlikeli olan, adaletin bozulmasıdır. Hukukun talimatla, menfaatle ve aidiyetle çalıştığı bir yerde her türlü çürüme kök salar. Haksız kazanç normalleşirse, ahlaksızlık da sıradanlaşır.
Bugün yaşadığımız sorunlar tesadüf değil.
Adalet zayıfladıkça, ahlak da çözülür. Ve biz bunu sadece sonuçları konuşarak değil, sebeplerle yüzleşerek aşabiliriz.
Kimseyi putlaştırmadan, kimseyi şeytanlaştırmadan…
Gerçeğin yanında durarak.
Çünkü bu dünyada üstü örtülen her rezillik, bir gün çok daha ağır bir fatura olarak karşımıza çıkar.
Ve o gün geldiğinde, pişmanlık artık hiçbir işe yaramaz.
Zaman, her şeyi ifşa eder ama herkesi aklamaz. Bugün doğruyu eğip bükenler, yarın gerçeğin altında kalır. Çünkü hakikat acele etmez; sabırla bekler birikir. Ve gün gelir, konuşulmayan her şey, en ağır şekilde ansızın tam da susulması istenen anda seslendirilir.
