Dünya genelinde her yıl binlerce çocuk kaçırılıyor. Bu vakaların önemli bir kısmı kayıt altına alınamıyor bile. Çocukların bazıları organ ticareti, bazıları ise cinsel istismar ya da zorla çalıştırılmak üzere kaçırılıyor. Her ne kadar hukuk sistemleri ve kolluk kuvvetleri bu olaylara karşı mücadele verse de, suç ağlarının gizlilikle çalışması çoğu zaman çocukların izini kaybettiriyor.
Özellikle alternatif medya kanallarında, bazı biyoteknoloji şirketlerinin çocuklardan alınan plazma, kök hücre ya da dokular üzerinden “gençlik serumu” geliştirdiğine dair iddialar dolaşıyor. Bu iddiaların büyük kısmı bilimsel temelden yoksun olsa da, insanların çocuklar üzerinden kar elde etme ihtimali bile tek başına ürkütücü. Tarihte etik dışı deneylerin yapıldığını biliyoruz; bu nedenle denetimsiz laboratuvarlarda yapılan her türlü tıbbi girişim titizlikle araştırılmalı.
Son yıllarda özellikle Batı’da ve giderek ülkemizde de popülerleşen “Yeni Çağ” (New Age) inanışları, ruhsal uyanıştan meditasyona, kristal enerjilerden reenkarnasyona kadar oldukça geniş bir yelpazeye yayılıyor. Yüzeyde zararsız, hatta kişisel gelişime katkı sağladığı iddia edilen bu akımlar, ne yazık ki bazı çevrelerde çok daha karanlık amaçlara hizmet etmeye başladı.
Yeni Çağ düşüncesi genellikle bireyin kendi iç sesine güvenmesini, otoriteden bağımsız düşünmesini ve geleneksel dini yapıların dışına çıkmasını teşvik ediyor. Bu, ilk bakışta özgürleştirici gibi görünse de; sistemin dışında kaldığını iddia eden bazı grupların, özellikle savunmasız bireyleri,yani çocukları manipüle etmesine de zemin hazırlıyor.
Peki, bu inanışlar nasıl oluyor da çocuk istismarı gibi korkunç suçlara perde olabiliyor?
Sebep:İnanç kisvesi altında denetimsizlik.
Bazı sözde tarikatlar, topluluklar, cemaatler liderlerini “şeyh”, “aydınlanmış varlık” ya da “ruhsal rehber” gibi tanımlayarak onların söylediklerini sorgusuz kabul ettiriyor. Bu durum, özellikle ailelerinden uzaklaştırılmış ya da sistemden kopmuş çocuklar için tehlikeli hale geliyor. Çünkü bu çocuklar, güvendikleri bu “rehberler” tarafından fiziksel ya da psikolojik istismara uğrayabiliyorlar.
Özellikle sosyal medyada hızla yayılan bazı “holistik ebeveynlik” akımları, modern pedagojiye karşı çıkarak çocuğun her davranışını “ruhsal bir mesaj” olarak yorumluyor. Aşırı yorumlanan bu yaklaşımlar, çocukların açıkça ihmale uğramasına ve gerektiğinde müdahale edilmemesine neden oluyor.
Yani mesele sadece kötü niyetli tarikatlar değil. Denetimsiz inanç yapıları, çocuk hakları için ciddi bir tehdit haline geliyor.
Bu noktada hepimize büyük görev düşüyor. Öncelikle “inanç özgürlüğü” kavramını suistimal etmeyen, insan onurunu ve çocuk haklarını merkeze alan bir farkındalık geliştirmemiz gerekiyor. Devletin, bu tür yapıları denetleme sorumluluğu olduğu kadar; ebeveynlerin de sorgulama refleksini kaybetmemesi şart.
Ayrıca, Çocuklara yabancılarla iletişim kurmamaları gerektiği, zor durumda nasıl yardım isteyebilecekleri öğretilmeli. Ebeveynler ve öğretmenler bilinçlendirilmelidir.
Çocuk istismarı ve kaçırılma vakalarına karşı cezalar ağırlaştırılmalı, caydırıcılık artırılmalıdır. Kayıp çocuk vakalarının izlenmesi için yapay zeka destekli platformlar, yüz tanıma sistemleri ve kamuya açık veritabanları daha etkin kullanılmalı. Bu suçlar çoğu zaman ülke sınırlarını aşar. Bu nedenle uluslararası kuruluşlarla iş birliği artırılmalı.
Her türlü biyomedikal araştırma etik kurullardan geçmeli, çocuklar üzerinde yapılan deneylere dair katı kısıtlamalar getirilmeli.
Bir toplumun en savunmasız kesimini, yani çocuklarını koruyamayan bir medeniyetin geleceği olamaz. Şehir ışıkları altında kaybolan bu masumiyetin peşine düşmek, sadece devletin değil, hepimizin görevidir. Gözümüzü kapatmak, suça ortak olmaktır. Çünkü bazı kötülükler yalnızca sustukça büyür.
Unutmayalım ki, istismar sadece karanlık köşelerde değil; bazen “ışık” adı altında da yaşanabilir.
