Dünya’ya ne kötülük olursa, oğullarına da aynı kötülük olur.
Eğer insanlar toprağa tükürürse, kendi yüzlerine tükürürler.
Ama biz Karadeniz’de bu işi biraz ileri taşıdık.
Tükürmekle kalmadık,
üstüne beton döktük,
altına otopark yaptık,
üstüne de kocaman ruhsuz binalar diktik.
Çünkü sistem dediğin şey şunu öğretti:
Para getiren her şey değerlidir, rant sağlamayan her şey “boş” tur.
Dere mi? Boruya al.
Yamaç mı? Doldur.
Çay bahçesi mi? “Manzarayı kapatıyor” de, bitsin.
Bakın Rize’de doğa dediğin şey süs değildir.
Bizim burada çevrecilik yeni moda hiç değildir.
“Yarın kıyamet kopacak olsa bile elindeki fidanı dik” diyen bir inançtan geliyoruz.
Fatih Sultan Mehmet, “Ormandan bir dal kesenin başını keserim” demiş.
Bugün biri böyle bir laf etse, ertesi gün “yatırıma düşman, çaya karşı” diye fişlenir.
Atatürk bir iğde ağacına üzülmüş,
bir çınar kesilmesin diye köşk yürütmüş.
Bizde ise çınar gider,
yerine “Çınar Park Evleri – Doğa Konseptli” gelir.
Doğası makette.
İşin ironisi şu:
Dünya çevrecilikle daha tanışmamışken biz uyguluyormuşuz,
şimdi herkes konuşuyor ama kimse dereyi tanımıyor.
Yağmur yağınca “sel felaketi” diyoruz.
Felaket olan yağmur değil,
dereyi betonla boğup sonra şaşırmamız.
Bir yerde okumuştum, Rize’ye cuk oturur:
“Sınıf bilincinden yoksun çevrecilik, çay ocağının önüne saksı koymaktır.”
Yani mesele yılda iki fidan dikmek değil.
Mesele her sene o fidanın neden heyelanla birlikte aşağı indiğini sormaktır.
Ormanlar giderken üç kişi bağırıyor,
yaylalar giderken beş kişi,
koylar giderken üç STK,
dereler boruya girerken herkes susuyor.
Ama kediye mama verince çevreciyiz.
Çöp poşeti toplayınca dünya kurtuldu sanıyoruz.
Yanlış anlaşılmasın, bunlar kötü değil;
ama Rize’nin derdine poşet yetmiyor.
Çevrecilik;
çiçekçilik değildir,
çim biçme faaliyeti hiç değildir.
Çevrecilik;
betonla, rantla, “buraya da bina yakışır” zihniyetiyle kavga etmeyi göze almaktır.
Rize’de bilinçli çevrecilik vardır ama sevilmez.
Çevreciysen ya “boş işlerle uğraşıyorsundur”
ya “bir yerlerden fon alıyorsundur”
ya da “yatırıma karşısındır.”
Oysa gerçek basit:
Bina var ama toprak yok.
Para var ama su yok.
Manzara var ama nefes yok.
Buzulların yarısı gitti.
Ormanların yarısı gitti.
Sulak alanların yarısı gitti.
Balığın çoğu yok.
Arının yarısı kayıp.
Kurbağalar mı?
Geçenlerde köyde bir kurbağa gördüm gerçekten şaşırdım. Uzun zamandır görmemiştim.
Karadeniz cephesinde değişen bir şey yok.
Sadece yamaç biraz daha aşağı indi.
Şimdi soralım:
Bu sofrayı kim topluyor?
Bu bulaşıkları kim yıkıyor?
Biz yedik, içtik, doldurduk, betonladık.
Faturayı çocuklara bıraktık.
Onlara da “doğa çok nankör” dedik.
O yüzden çevrecilik;
paralı yaylalara itiraz etmektir,
paralı ormanlara “dur” demektir,
doğaya müşteri gibi değil,
komşu gibi bakmaktır.
Doğanın dilini öğrenmeden,
ne çay bereketli olur,
ne ekonomi büyür,
ne gelecek gelir.
Dünya bizim malımız değil.
Biz onun misafiriyiz.
Ama misafirliği biraz fazla uzattık.
Ev sahibi de yavaş yavaş ışıkları kapatıyor.
Sizlerden ricam, açılışlarda ve doğum günlerinde fidan dikmeyi bir gelenek hâline getirelim.
