Geçen gün doğayla iç içeydik. Çat Köyü’nde Mehmet Abi’yle oturuyorduk. Onun hayvanları da dere kenarında keyifle otluyordu. Sohbet arasında ben lafı attım:
— “Mehmet Abi, sizin köydeki inekler gaz çıkartarak dünyayı ısıtıyormuş!”
Bir an sustu, çay boğazına kaçtı. Ardından sinirle hayvanlarına bakıp, “Benim hayvanlarım o kadar masum ki, os…onların burnuna… Yahu bu inek sabah akşam süt veriyor, bazen tekme atıyor; hadi en fazla ahıra koku salıyor… Dünyayı nasıl ısıtsın?” dedi.
Meğer iş öyle değilmiş. Bilim insanlarına göre inekler geviş getirirken ciddi miktarda metan gazı çıkarıyor. Bu gazın etkisi karbondioksitten kat kat güçlü. Yani anlayacağınız, bizim köydeki zeytin gözlü sarıkız sadece süt değil, resmen küresel ısınma da üretiyormuş, birilerine göre!
Ama işin komiği şu: Biz “ineğin gazı” diye gülerken, aslında mesele inekte değil, bizde. Doğada hayvanlar serbestçe yaşadığında toprak karbonu emer, ekosistem kendi dengesini bulur. Sorun, milyonlarca hayvanı kapatıp fabrika gibi üretim yapmamızda. Çıkan gaz da gökyüzünde balon gibi şişiyor. Yani mesele inekler değil; biz insanların iştahı. Dünya sofrada köfte et istiyor, ama fatura sarıkızın gazına kesiliyor.
⸻
Akşamüstü Rize’ye döndüm, pazara uğradım. Tezgâhta parlayan sarı limonlara gözüm kaydı.
“Kaç para?” dedim.
135 lira dedi Pazarcı
En büyük kâğıt paramız 200 lirayla anca bir buçuk kilo limon alabiliyoruz. İşin özü bu aslında…
Şimdi diyeceksiniz ki, “Tamam pahalı ama sonuçta limon bu, ithal değil, bizim ağacımızdan düşüyor.” Ama hikâyenin aslı burada başlıyor. Çünkü aynı limon tarlada bambaşka bir fiyata. Domates köyde 3 lira, pazarda 30. Limon tarlada 10 lira, tezgahta 135.
Eskiden köylerde başka bir düzen vardı. Köylü kendi ihtiyacını karşılar, fazlasını pazara getirirdi. Şimdi köyler boş. Gençler şehre göçmüş, asgari ücrete iş peşinde. Toprak bomboş, üretim azalıyor, tezgâhlar doluyor ama fiyatlar uçuyor.
Üstelik mesele sadece kuraklık ya da göç de değil. Pazarda da başka oyunlar dönüyor. Bayrampaşa Hali’nden aynı ürünü alan pazarcı ile Etiler’de satan pazarcının fiyatları birbirini tutmuyor. Gider farkı var elbet, ama uçurum bu kadar olmamalı.
Geçen gün televizyonda Çorum Belediye Başkanı Halil İbrahim Aşkın’ı izledim. Pazar pazar dolaşıyor, tezgâhlara soruyor:
— “Bu limon nereden geldi? Arkadakiyle öndeki aynı mı?”
Vatandaş aldatılıyorsa, pazarcıya “hop” diyor. Belli ki mesele sadece seçim zamanı değil, sürekli denetim. Çünkü pazarcı da biliyor: Kimse bakmazsa, fiyatı vicdan değil keyif belirler.
Aslında mesele limon değil. Patateste de aynı, kirazda da, domateste de. Ticaret Bakanlığı müfettişi gidip soruyor:
— “Kaça satıyorsun?”
— “30’a satıyorum, bana gelişi 28.”
Ama o malı getiren kim? Marketin kendi şirketi. Üretimi de, lojistiği de kendisi yapıyor. Yani kendi kendine satıyor, kendi kendine fiyat yazıyor. Devletin eli de boşa düşüyor.
⸻
Bugün soframızdaki limon sadece limon değil. Arkasında boşalan köyler, şehre göçmüş gençler, tekelleşmiş market zincirleri ve denetimsiz bırakılmış pazarlar var. Biz 200 liramızla 1,5 kilo limon alırken sadece limonun ekşisini değil, sistemin acısını da tadıyoruz.
Belki çözüm çok uzak değil:
Biraz denetim, biraz üretime dönüş, biraz da köylünün yeniden toprağa güven duyması.
