Dünyanın çivisi çıktı.
Milattan önceki yüzyıllara geri dönmüş gibiyiz. Yönetim biçimleri ilkel, refleksler kaba, yöntemler acımasız. Demokrasi yok, adalet yok; güç var, tehdit var, korku var.
Bugün uluslararası ilişkiler akılla değil, naralarla yürütülüyor. Diplomasi yerini kabadayılığa bıraktı. “Ben güçlüyüm” diyen, yola çıkıyor elinden geleni yapmaya çalışıyor. El koymalar, zorbalıklar, devletleri haritadan silmeye dönük hamleler olağanmış gibi rutin olarak yaşanıyor.
Kuralların yerini keyfiyet aldı. İnsanlık ilerlemiyor; aksine, tarih geri sarıyor. Modern çağın ambalajına sarılmış ilkel bir dünya düzeniyle karşı karşıyayız.
Ve asıl tehlike şu: Bu çılgınlık artık istisna değil, yeni normal olarak pazarlanıyor.
İşte bu yüzden bugün mesele sadece siyaset değil; medeniyet meselesidir.
Gücün hukuku, hukukun yerini almış durumda. ABD’de yaklaşan seçimlerin, özellikle sarışın deli dana Trump cephesinde, İran üzerinden okunması tesadüf değil. Dikkat edin: Çin değil, bütün mesajlar, beklentiler ve sert söylemler İran üzerinde yoğunlaşıyor.
Bu tabloyu sadece Washington’dan değil, coğrafyanın iç dinamiklerinden okumak gerekiyor. Nuristan’dan, Türkiye sınırına yakın Kirmanşah’a; Büyük Kuzey hattına kadar yaşanacak her gelişme doğrudan Türkiye’nin sınır güvenliğini ilgilendiriyor. Bu yüzden “uzak bir iç mesele” diyerek geçilemez.
Bugün itibarıyla İran’da internet tamamen kesik. Irak sınırındaki Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde silahlı protestoların güvenlik güçleriyle çatışmaya dönüşmesi, olayları klasik bir protesto olmaktan çıkarıp anarşik bir zemine taşıyor. Ancak şunu unutmamak gerekir: İran bu tür toplumsal dalgalanmaları ilk kez yaşamıyor.
2009’daki Yeşil Hareket’i hatırlayın. Aylarca sürdü, sokaklar doldu ama sistem çökmek bir yana, kendini yeniden tahkim etti. Son 20–25 yılda benzer birçok örnek gördük. İran devleti refleksleri olan, mekanizmaları oturmuş, haritada göründüğünden çok daha “organik” bir yapıdır.
Bugün ilginç olan şu: Devletin tabanı henüz sokağa inmedi. Oysa geçmişte bu denge özellikle korunurdu. İran’da dengeyi sağlamak anayasal olarak Rehber’in görevidir. Rehber, tarafları dinler ve nihai kararı verir. Ancak şu an Pezeşkiyan yönetiminin “sizi duyuyoruz” mesajı zayıf, etkisiz ve inandırıcılıktan uzak.
Yürütmenin başı olmasına rağmen fiili gücü sınırlı. Dini liderlik mekanizmasının karşısında hareket alanı dar. Öte yandan devrik Şah’ın oğlu Reza Pehlevi’nin yaptığı “sokağa çıkın” çağrıları, özellikle cuma ve hafta sonu zamanlamasıyla dikkat çekici. Bu çağrıların ardından rejim yanlılarının da sokağa indirilmesi ihtimali, ülkeyi bilinçli bir kutuplaşmaya sürükleyebilir. Bu, “bakın bu da bizim gücümüz” gösterisi olur.
Ancak burada asıl tehlike şudur: Tel Aviv ve Washington, bu iç karışıklığı “sert güç” için bahane olarak kullanırsa ve İran şehirleri bir kez daha bombalanırsa, Ankara’nın pozisyonu nettir. Türkiye, her zaman söylediği gibi komşusunun toprak bütünlüğü ve egemenliğini savunacaktır. Çünkü bu coğrafyada bir büyük devletin daha kaosa sürüklenmesi ne Türkiye’ye ne bölgeye huzur getirir. Kazanan sadece ABD ve İsrail olur.
Amerikan iç siyasetine de buradan bakmak lazım. ABD halkının yaklaşık yüzde 80’i İran’ı haritada bulamaz gösteremez . Trump döneminde
Amerikan ekonomisi gerçekten düzeldi mi? Hayır. Halkın alım gücü arttı mı? Hayır.
Aksine, karşılıklı gümrük vergileri Amerikan vatandaşının sırtına yeni yükler bindirdi. Çılgın sarışın Trump’ın seçim kaybetmesi olasıysa, bunun nedeni dış politika değil, mutfaktaki yangın olacaktır.
Dış politika elbette etkilidir ama seçimler sadece düşman üzerinden kazanılmaz.
Geçtiğimiz günlerde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda paylaşılan ve “hedef ülkelerin” siyah renkle gösterildiği harita da ajandaya girmiştir. Beyaz Saray’da oturan, Türkiye’de de hatırı sayılır bir hayran kitlesi olan sarışın Trump, bu dili açıkça kullanmaktadır. Venezuela örneğinde Maduro’ya yönelik operasyon emrini kendisinin verdiğini bizzat söylüyor.
İran’ın sosyolojisi sanıldığı kadar siyah-beyaz değildir. Reformist–gelenekçi ayrımı toplumun küçük bir bölümünü kapsar. Büyük kitle renksizdir; çok farklı düşüncelerin yan yana yaşadığı geniş bir spektrum vardır. Bu kitleyi tek bir hedefe yönlendirecek karizmatik ve birleştirici bir lider şu an yok.
Ekonomik sorunlar ağırdır ama rejimin öncelik listesinde ilk sıralarda değildir. İran’da sistem, sosyoekonomik krizlerle yaşamayı öğrenmiştir.
Şimdi kritik soru şu: Protestolar şiddetlenir mi, yoksa Pezeşkiyan yönetimi sistemi yeniden toparlama yoluna mı girer?
Mevcut sistemde köklü bir değişim ihtimali zayıftır. Çünkü son sözü her zaman dini lider söyler.
Ve o ne derse, İran oraya gider.
Türkiye’nin yapması gereken ise nettir: Duygularla değil, soğukkanlılıkla; sloganlarla değil, devlet aklıyla bu süreci izlemek. Çünkü sınırın ötesindeki her ateş, rüzgârın yönüne doğru yol alır ve sıçrar.
