İran hakkında konuşurken hala 1980’lerin fotoğraflarına bakanlar var. Siyah sarıklı mollalar, hutbeler, fetvalar… Oysa dünya değişti, İran daha da fazla değişti. Bugün İran’ı anlamak için cuma hutbelerine veya sürgündeki muhaliflerin romantik masallarına bakmak yeterli. Gerçek iktidar, her zaman olduğu gibi, sessizdir; slogan atmaz, vaaz vermez, ama karar alır. Ve bugün İran’da kararları alan yapı, zannedildiği yerde değildir.
İran’ı hala “mollaların yönettiği bir ülke” olarak tanımlayanlar varsa, açık söyleyeyim, defter çoktan kapandı.
Velayet-i Fakih sistemi, Ayetullah Humeyni tarafından ortaya konulduğunda, özü itibarıyla olağanüstü şartlar altında, geçici bir vekâlet rejimi olarak tasarlanmıştı.
Din adamları, devlet idaresini kısa bir süreliğine üstlenecek, ardından sistem normalleşecekti.
En azından teori buydu.
Tabii ki kimse bu gücü bırakmak istemez. Humeyni’nin döneminde de bu, bugünkü kadar katı ve kalıcı bir yapı olarak okunmuyordu.
Ancak Humeyni sonrası süreçte özellikle Hamenei’nin beklenmedik ölçüde uzun süren ve farklı bir performans sergileyen liderliğiyle iş değişti.
Anayasayı Koruyucular Konseyi, uzmanlar meclisi gibi kurumlar üzerinden müesses nizam inşa edildi ve bu nizamda mollalar görünür hale geldi. Ama bu görünürlük, gerçek iktidarın kimde olduğu sorusuna artık cevap vermiyor.
Bugün İran’ı yöneten yapı, klasik anlamda “din adamları rejimi” değildir.
İran, Suriye’den başlayarak Hizbullah üzerinden Lübnan’a, oradan Bağdat’a uzanan bir hat kurdu. Beyrut ve Bağdat dâhil dört Arap başkentinde vekil güçler üzerinden muazzam bir etkinlik sağlandı.
Bu bir jeopolitik hamleydi. Kısmen Sünni unsurlar da dahil edildi.
Başarılı da oldu bir süreliğine…
Ama bugün geldiğimiz noktada o yapı büyük ölçüde geri çekildi. O sahayı yöneten ana aktör, yani Devrim Muhafızları’nın dış operasyon birimi olan Kudüs Gücü, tekrar İran içine döndü. Bölgesel yayılma yerini iç muhasebeye bıraktı.
Bugünkü protestolar ülkenin çok farklı kesimlerine yayılmış durumda. Sokakta yürüyen kalabalıklar, dağınık ama kararlı. Bu bir “anlık öfke” hali değil kanımca.
Şah nostaljisi üzerinden İran’a bir gelecek inşa edileceğini düşünenlere ise gülüyorum.
Yurt dışında yaşayan İranlı elitler: Almanya başta olmak üzere Batı’da iyi eğitim almış, doktoru, mühendisi İran’a dönüp rejimi değiştirme gibi bir arzuya sahip değil.
Bunun tersini iddia eden birkaç metnin çoğu, abd fantezisi,dış merkezli, yönlendirilmiş çalışmalardır.
İran’da eğer bir değişim olacaksa, bunu ordu yapabilir. Daha doğrusu Devrim Muhafızları eksenli askerî yapı.
Bu yapı:
Gençtir
Sahadadır
Milyarlarca dolarlık kaynakları kontrol eder
Devletin klasik dinî elitlerinden çok daha dinamiktir.
Mollalar yaşlıdır, statüko temsilcisidir, Amerikan siyasetindeki yaşlı senatörleri andırırlar: Kolay kolay tasfiye olmazlar ama geleceği de temsil etmezler.
Bu nedenle İran’da yeni bir liderlik çıkacaksa, önümüzdeki 10–20 yıllık perspektifte bu ancak askerî-bürokratik çekirdekten, muhtemelen Fars milliyetçiliğini merkeze alan otoriter bir figürle mümkün olabilir.
Bu milliyetçilik, dinden daha birleştirici bir unsur olabilir.
Yaygın bir yanılgıyı da düzeltelim: İran toplumu sanıldığı kadar dindar değildir. Kerbela ritüelleri, aşura matemleri, bazı sembolik günler çok güçlüdür; evet. Ama bu, gündelik hayatın dinle kuşatıldığı anlamına gelmez.
Toplum geniş ölçüde sekülerdir. Devletin bütün baskısına rağmen.
Bu yüzden:
Dışarıdan getirilecek bir lider
Amerikan ya da Batı destekli “demokrasi projeleri”
Şah benzeri figürler
Toplumu peşinden sürükleyemez.
Son olarak şu soruyu sormak gerekiyor: Amerika’nın İran’la derdi gerçekten özgürlük mü?
HAYIR
Amerika, Körfez monarşilerindeki diktatörlükleri açıkça kabullenmiş durumda. Son strateji belgelerinde bunu net biçimde söylüyor: “Demokratik dönüşüm olursa destekleriz ama bunun için özel çaba göstermeyiz.”
O halde İran neden hedefte?
Çünkü İran:
Asya ile güçlü bağlar kuruyor
Amerikan çıkarlarına uygun bir dizilişte değil
Bağımsız bir jeopolitik hat izliyor
Sorun itaatsizlik yani!
İran’ı ne mollalar yönetebilir ne de dışarıdan ithal edilecek “özgürlük kahramanları”.
İran’ın geleceği sandığımız kadar ideolojik, hayal ettiğimiz kadar romantik olmayacak. Ne sandıkla gelen bir demokrasi ne de yeniden cilalanmış bir teokrasi ufukta görünüyor.
İran’ı dönüştürecek olan şey, sokaktaki öfke kadar, devletin içindeki güç dengeleridir.
Eğer yeni bir dönem başlayacaksa, bu dönem sloganlarla değil; disiplinle, güçle ve milliyetçilikle şekillenecek…
