Yayladan Mektuplar – 2. Mektup
“Tulum’u Durdur da Dinle Beni”
Geçtiğimiz hafta köşemde, Mustafa’nın yıllar sonra Zehra’ya yazdığı o içli mektubu paylaşmıştım.
Ne yalan söyleyeyim, yazının ardından gelen mesajlar bir başka yoğundu.
“O mektupların devamı gelsin” diyen okurların sesi hâlâ kulağımda çınlıyor.
Demek ki kelimeler bazen, kalbin en derin yerine dokunabiliyor.
Lakin malum, dünya hâli pek iç açıcı değil.
İsrail, İran ve ABD arasında adeta satranç tahtasına dönmüş bir coğrafyada her hamle, bir başka canı yakıyor.
Gazze’de hayat sadece karanlık değil; kanlı.
İran’ın hamlesine misilleme, misillemenin bahanesiyle başka bir saldırı…
Dünya gündemi cayır cayır yanıyor.
Biz de köşemizde haliyle bunu yazmadan geçemedik.
Ama hayat, sadece cephelerden ibaret değil.
Bazen bir zarfın içindeki titrek satırlarda, bazen de yaylada esen serin bir yelde bulur insan sığınağını.
Hatırlarsanız, Mustafa yıllar sonra Zehra’ya bir mektup yazmıştı.
O mektubu okuyanlar bilir; satırlarında pişmanlık vardı, özlem vardı…
Ama en çok da susmanın ağırlığı vardı.
Bugünse sıra Zehra’da.
Zehra, o mektubu aldığı gün, Antalya’nın kavurucu sıcağından kaçıp çıktığı Elmalı Yaylası’nda, çam ağaçlarının gölgesine oturmuş.
Mektubu defalarca okumuş. Gülmüş, ağlamış.
Sonra dayanamamış, eski bir defterin arasına bir kurşun kalemle şu satırları iliştirmiş:
*
“Selamünaleyküm Mustafa’M,
Yıllar geçti. Ama bazı kelimeler içimde bir düğüm gibi kalmıştı.
O mektubun geldi ya… işte o düğüm çözüldü biraz.
Hatırlar mısın, hep derdim ya: ‘Bir gün bana yazarsan, Elmalı’da olacağım.’
Yazdın. Ve ben buradayım.
Aynı yayla, aynı ev.
Pencerenin önündeki sardunyaları hâlâ suluyorum.
Gölgesine sığındığımız o büyük ceviz ağacı hâlâ yerli yerinde.
Ama biz aynı kaldık mı Mustafa?
Zaman geçti. Bazı şeyleri sustuk, bazılarını unutamadık.
Senin “keşke” dediğin her cümleyi, ben çoktan affettim içimde.
Ama şimdi senden bir şey isteyeceğim.
O mektubunla geçmişi değil, belki de yarını başlattın.
Eğer cesaretin varsa, bu defa sustuğumuz değil, konuştuğumuz bir hikâye yazalım.
Ve sakın geç kalma. Çünkü insan bazı mektupları sadece bir kere okur; ikinciye cesareti kalmaz.
Dedin ya, ‘Tulum sustu ama içim hâlâ seni çalıyor.’Bil ki benim içim de senin adını mırıldanıyor, geceleri yıldızlar bile uyurken…Ama bilesin, bu yürek öyle kolay kolay boyun eğmez.Biz Karadeniz kızları, sevdiğimizi yüreğimizde taşırız. Ama her zaman dile getirmeyiz.
Ula deli çocuk, her satırın içimi yaktı.Mısır ekmeğin boğazında kaldıysa bil ki, ben de çay içerken dudaklarımın ucunda bir ‘of’ kalır.
Senin yokluğun içime ince bir duman gibi sinmiş. Yayık ayranı da, fırtına deresi de derman olmuyor bu sevdaya.
Beni horonda izlerken kalbin çarpıyordu ya hani…Bilir misin, ben de sen bakınca yere basamaz oluyordum.
O kollar açıldığında bir daha kapanmaz mı sanıyorsun?
Ben sarıldım mı kolay bırakmam, onu da bilesin.
Ama ha gayret et, yolun başındasın.Bir sevda sadece yazmakla değil, suskunlukta da belli olur.
Bi gel bakayım yaylaya, tulumu al eline, bir horon kuralım yeniden.Belki yine o çimenlerin üstünde, sen gözümde kalırsın.
Ama unutma…Bu Zehra seni sevmişse, sevmiştir.Ama yüreğime iyi bakarsın ha!
Kıran olursan… fırtına bile barındırmaz seni bu dağlarda.
Hadi bakalım, belki olur… belli mi ola?”
Sevda’N
*
Hikâye uzun,
Bir sonraki yazımda Mustafa’nın bu satırlara cevabını, yüreğinde nasıl bir fırtına koptuğunu ve o yaylaya gidip gitmediğini birlikte okuyacağız.
Bazen dünya ne kadar karanlık olursa olsun, bir mektubun ışığı yeter insana.
Takipte kalın…
