Sabah erkenden yola çıkmıştı Mustafa. Yaylanın serin havasını camdan içeri doldurarak, pazar ilçesindeki işine doğru sürüyordu arabasını. Virajı dönerken yolun kenarında bakkal Ahmet Amca’yı gördü. Korna çaldı gülümseyerek.
Ahmet Amca da bastonunu havaya kaldırıp karşılık verdi, sonra seslendi:
— Mustafa! Mektubun var evlat, bende kaldı. Evde yoksun diye bana bıraktılar.
Mustafa’nın içi bir an durur gibi oldu. Kalbi göğsüne sığmaz oldu, kelimeler boğazına dizildi. Bir “sağ ol” bile diyemeden, heyecanla uzandı mektuba. Ama açmadı. Açamadı.
Arabasına bindi,mektubu öylece cebine koyup yola devam etti. İlçeye vardığında doğrudan iş yerine gitmek yerine, her zamanki gibi “Dayının Balık Evi”ne uğradı.
Tezgâhın arkasındaki Dayı ki gerçek ismini kimse bilmezdi, yeğenindeki o garip telaşı fark etti.
— Çay getireyim mi, dedi gülümseyerek, bir de peçete koyayım. Belli ki gözün değil, kalbin okuyacak bu mektubu.
Mustafa başını salladı. Sessizce masaya oturdu. Cebinden mektubu çıkarıp, titreyen ellerle açtı. Okudukça sustu, sustukça içindeki sevdayı büyüttü.
Mektup bittiğinde gözlerinden bir iki damla yaş süzülmüştü. Öz dayısı (bu orada gerçek ismi onunda Mustafa) uzaktan izliyor ama hiçbir şey demiyordu. Ne söz teselli ederdi o an, ne nasihat.
Mustafa gözlüğünü çıkardı, masanın köşesine bıraktı. Sonra dayısına seslendi:
— Kalem kağıt var mı DayıM?
Dayısı bir şey sormadı. Tezgâhın altından eski bir defter parçası ile tükenmez kalem uzattı.
Mustafa üçüncü mektubu yazmaya başladı.
*
Zehra’M
Dayımın lokantasında mektubunu okudum ve bu mektubu yazmaya başladım.
Sanki her kelimeyle içimden bir yük kalkıyor gibi.
Çünkü ilk kez korkmadan yazıyorum; hem sana, hem de kendime.
Sen demişsin ya, “Yıllar geçse de bazı kelimeler içte düğüm kalıyor.”
Benim içimde de susulmuş cümlelerin ucu hâlâ keskin.
Ama senin mektubunu okuyunca, düğüm çözülmese de sızısı azaldı biraz.
Bak Zehra…
Ben seninle konuşmayı hep içimden yaptım.
Sesin yokken bile sesinle yaşadım.
Bazen bir rüzgar estiğinde kulağıma “Mustafa” diyor sandım.
Bazen de köyün çeşmesinde elimi yüzüme vururken, sanki sen ellerimi tutuyordun.
Delilik midir bilmem, ama hasret insana her sesi sen diye duyururmuş.
Bir gün, sabah ezanı okunurken çobanlar keçilerini aşağı indiriyordu…
Köy uykudaydı, ama ben ayaktaydım.
Sırf senin bir zamanlar sevdiğin sabah sessizliğini dinlemek için.
Bir yudum çay bile içemedim o sabah, boğazım düğümlendi.
Çünkü senin olmadığın bir sabah, bana hiç doğmamış gibi gelir.
Senin yazdıkların, bana hem umut hem de hesap oldu.
“Yolun başındasın” demişsin ya…
Ben o yolu dönüp dolana dolana geldim Zehra.
Uğramadığım iç sancısı, geçmediğim pişmanlık kalmadı.
Ama vardığım tek durak yine senin adın oldu.
Hatırlar mısın?
Bir bayram günüydü, giydiğin mor entari rüzgârla dans ediyordu.
Ben gözümü senden alamamıştım da, rahmetli babaannem kulağıma eğilip,
“Bu kızı unutamazsın ha, kalbine işlenmiş” demişti.
O zaman anlamamıştım ne demek istediğini.
Şimdi, her kalp çarpışımda ne dediğini daha iyi biliyorum.
Mektubunda demişsin ya; “Bu defa sustuklarımız değil, konuştuklarımız olsun.”
Haklısın Zehra.
Ben hep yarım söyledim, eksik anlattım, belki de sandım ki sen gözümden okursun.
Ama göz bir şey anlatır, yürek başka bir şey saklar bazen.
O yüzden şimdi açıkça doğrudan söylüyorum sana:
Ben seni seviyorum.
Yıllar geçse de, şehirler eskise de, yollar karışsa da…
Adını içimden bir gün bile silmedim.
Eğer yolum bir yere çıkacaksa, o seninle olsun istedim hep.
Bu bir dostluk değil, geçmişe saygı değil, alışkanlık değil…
Bu sevda, Zehra. Hem de öyle böyle değil.
Ama sen de artık artık perde, duvar, cephe kurma sen de açık doğrudan söyleanlat yaz bana!
Ben seninle yeniden bir hikâye yazmak istiyorum,
Ama bu defa yarım kalmayacak bir hikâye.
Ne göz ucuyla bakacağız sevdaya, ne de sessiz geçeceğiz birbirimizin içinden.
Bu defa ne olursa olsun, içimizde tutmayacağız.
Seviyorsak söyleyeceğiz, kızdıysak konuşacağız, özlediysek sarılacağız.
Yarının ne getireceğini bilemeyiz belki, ama elimizi bırakmayacağımızı biliriz.
Ve bu yeter.
Bilirim, Karadeniz kızı inatçıdır.
Ama inadın da bir yeri vardır; sevdasına yenilir sonunda.
Ben senin inadını sevdim Zehra.
Sustuklarınla bile anlatabildiğini sevdim.
Söylemediğin ama gözlerinde büyüyen o duyguyu sevdim.
Sakladığın korkuyu da, içindeki yangını da…
Bir rüya gördüm geçenlerde…
Seninle aynı sofrada oturuyorduk, ekmeği bölüp muhlamaya bandırıyor dun.
Ama gözlerin gözlerimdeydi.
“Geç kalma Mustafa,” dedin, “bir sevda çok bekletilirse unuturmuş sevildiğini.”
Uyanınca içim titredi.
Güne seninle başlamak, rüyada bile yetti içimi sarhoş etmeye.
Eğer hâlâ gözlerinde ben varsam…
Eğer kalbin, geceleri ansızın beni anıyorsa…
O zaman de ki: “Gel Mustafa…”
Ben de çıkar gelirim; ne gece dinlerim ne yağmur.
Toprak ne kadar çamur olsa da, ayakkabılarım değil yüreğim ağır gelir bu yola.
Ama saklamadan, kaçmadan, yarım kalmadan…
Çünkü sen yazmışsın ya:
“Bazı mektuplar bir kere okunur, ikinciye cesaret kalmaz.”
İşte ben o cesareti topladım artık.
Ve bu mektubu sana son korkusuzluğumla yazıyorum.
Beni bu defa sesinle karşıla.
Çünkü bakışınla karşılanmak, içimde yetmez oldu.
Duyduğun her kuş sesinde, her yağmur kokusunda,
Bir parça ben kalmışsam içinde…
Bil ki, ben zaten hiç gitmedim.
Sevdanı bilen adamdan,
Mustafa’N”
Bu yazıyı, Rize-pazar ilçesinde bulunan ve benim de çok sevdiğim güzel insan Mustafa Kalender’in işlettiği Dayının Balık Evi’nde; lezzetli bir Laz böreği, demli bir çay ve dayımın tatlı sohbeti eşliğinde kaleme aldım.
Ortam çok hoş, balıklar nefis, Laz böreği tam kıvamında. Bilginiz olsun!
