“GÜZELLİK “ vücudu göstererek değil; zarafetini gizemle hissettirerek parlar. Çünkü asalet, açığa değil daima gizeme saklanır…
Rize’de kafe ve sokaklarda son günlerde tartışılan “çıplaklık” meselesi aslında kavramları birbirine karıştırmamızdan kaynaklanıyor. Güzel giyinmek başka şeydir, kısa giyinmek başka… Çıplaklık ise bambaşka bir kategori. Bir insanın estetik bir tercih yapması, kendine yakışanı giymesi,ister kısa olsun ister uzun,onu çıplak yapmaz. Çıplaklık, ölçüsüzlüğün ve teşhir niyetinin olduğu yerde başlar. Oysa zarafet, niyette ve dengededir. Kısacası mesele kıyafetin boyunda değil; duruşun, tavrın ve ölçünün bütününde saklıdır. Yani akılda!
Türkiye’de moda dünyası son yıllarda öyle bir noktaya geldi ki, podyumda estetikten çok “mesaj” arar olduk. Giyim kuşam, artık yalnızca bir kumaş meselesi değil; kimisi için özgürlük, kimisi için ideoloji, kimisi için gösteri. Hele kadın giyimi… Orada işler iyice karışık. Kısa giyeni çıplak zanneden de var, estetik ile teşhirciliği birbirine dolayan da. Aslında giyinmek var, giyinmek var; ama biz bazen hepsini tek torbaya dolduruyoruz.
Önce şunu net söyleyeyim: Kimsenin giyimine kuşamına karışmak gibi bir derdim yok. Herkesin giyimi kuşamı kendine. Ama bireysel özgürlüğün yaşandığı yer, sonuçta kamusal alan; yani o özgürlük, yanından geçen adamın, otobüste oturan teyzenin, çocuğunu okula götüren annenin de gözüne, zihnine temas ediyor. Toplum dediğimiz şey, tek kişilik evinizin salonu değil yani.
Estetik çizgiyi kaybedip absürtlüğe savrulan bazı tarzların, “ben özgürüm” diyerek çıktığı yolda toplumda gerilime neden olması. Çünkü her toplumun yazılı olmayan normları var. Bugün ABD’de bile “fazla absürt” giyindi diye uçaktan indirilen yolcu örneği var—adamlar Hollywood’a ev sahipliği yapıyor ama yine de bir çizgi çekiyorlar.
Ha şunu da araya sıkıştırayım: Kısa giyinen kadını hemen teşhirci ilan eden akıl da yanlış. Açıklık her zaman teşhircilik değildir.Ama öte yandan, aşırılığın da toplumda diken batırdığı gerçeğini görmezden gelemeyiz. Çünkü toplum denen mekanizma, kendini koruma refleksiyle çalışır; tıpkı bir annenin, çocuğunu kalabalıkta elinden bırakmaması gibi.
Zaten mesele burada düğümleniyor: Moda sadece bireyin tercihi midir, yoksa toplumsal psikolojiyle de ilgisi var mıdır? Elbette vardır. Çünkü modanın sahnesi evin oturma odası değil; sokak, meydan, kafeler ,metrobüs, AVM. Yani kamusal alan. Bu alanın da bir ruhu, bir dengesi, bir eşiği var. Aşırılık, o eşiği bozduğu anda “özgürlük” olmaktan çıkıp “dayatmaya” dönüşüyor.
Bir de işin acı tarafı: Psikopat eğilimli bireylerin toplumdaki oranı az değil. Bazı giyim tarzları, bu hasta zihinler için tetikleyici olabiliyor. Bu gerçek, kadın cinayetleri sıralamasında neden üst basamaklarda olduğumuzun ipuçlarından biri olabilir. Burada asıl sorumlu elbette kıyafet değil; hastalıklı zihin. Ama toplumsal gerçeklerle de göz göze gelmek gerekir.
Son sözüm de medyaya, ekranlara, kalemi ekran ışığıyla ısınanlara… Elbette kalem özgür olacak; kimse sansür istemiyor. Ama özgürlük kadar, etik sorumluluk da olmalı. Toplumsal değerlerimiz çöküş sinyalleri verirken “bana ne?” demek kolay; ama sonuçlarının hepimizi girdabına çektiğini görüyoruz.
Kısacası, moda güzel şey… Ama güzellik, ince bir çizgi üstünde durur. O çizgiyi kaybettiğimizde, estetik olan provokasyona; özgürlük olan dayatmaya dönüşür. Bizim toplum da aslında bunu söylüyor:
Unutmayalım: Zarafet bedende değil, akılda başlar; giyim ise onun sadece tercümanıdır.
