1960 Yıllarında her evlerde telefon, radyo yoktu. Telefon santralleri bugün ki gibi dijital değildi. Şehirler arası bir konuşma yapacaksanız önce bağlı olduğunuz PTT merkezine kayıt verilip sıraya girilirdi. PTT memurları soketli fişlerle çalışan santralde sizin bağlantınızı sağlayabilmek için;
-Ankara-Ankara çık aradan İstanbul veya İzmir görüşmem var diye ikaz eder. Hattı boşaltır, sizin bağlantıyı kurardı. Bu arada çok acil, acil, normal diye tarifeler ve buna göre ücretlendirme vardı.
1967 yılında İstanbul’da Rahmetli amcam evinden Rize’de ikamet eden ailemizle görüşmek için Ramazan Bayramının arifesinde bir kayıt verdi. Santraldeki memure kız;
-Beyefendi çok acil mi, acil mi, normal mi? Olsun,
+Kızım bayramlaşacağız normal olsun.
-Anladım, biraz beklersiniz,
+Olsun acelemiz yok. Bayramın ikinci günü amcam tekrar santrali arayıp;
+ Kızım biz iki gün önce memleketle görüşmek için bir kayıt vermiştik, hala görüşemedik…
-Ama beyefendi siz normal tarife vermişsiniz çok acil ve aciller sürekli sizi geçince haliyle sıra gelmiyor.
+Anlaşıldı yani bu memlekette vatandaş ailesiyle normal bir görüşme yapamayacak!..
Günümüz cep telefonlarının tarifelerini düşününce ne kadar ilerlediğimizi de anlayıveriyoruz!..
O yıllarda bazı kahvehanelerde bir radyo olurdu. O zamanın deyimiyle Ajansları dinlemek için herkes onun başında toplanır, bir şeyler öğrenmeye çalışır, içlerinde biraz okumuş yazmış biri varsa ona tekrar sorarlar; Ne dedi-ne dedi? O kişiler de anlayabildikleri kadarıyla anladıklarını anlatır, dinleyenler de emme basma tulumba gibi kafasını aşağı yukarı sallar ya demek ki öyle diye tasdik ederlerdi. Ülkede ne olup bittiğini, Dünyadaki gelişmeleri sağdan-soldan duydukları ile ve de inandıkları siyasetçiler yoluyla öğrenip, Yarım-yamalak, yanlış-doğru bilgi edinmeye çalışırlardı.
Hazıra konma algısı bizim topluluğumuzda zaten var olan bir kültür. Bir haberin, bir fikrin, bir bilginin doğruluğunu sormadan-sorgulamadan kabullenmek, hele de işimize geliyor ve aklımıza yatıyorsa, daha ne isteriz, yemede yanında yat. Hele-hele bunu inanmak istediğimiz biri söylüyor ise zaten olay bitmiştir. Ne yazık ki bu hazıra konma ve kabullenme olayı günümüzde de tam gaz devam ediyor. Onun bir bildiği var ki diye başlayan sahiplenmeler… Son zamanlarda işin içinden çıkamayan bazı kişilerin, inadına savunma yapabilmek için bu çeşit yaygaralara başvurduklarını, masalsı ideojilere atıfta bulunup, bunları da ciddi -ciddi yazdıklarını görüyoruz. Toplumlar dejenere olup, dağılmaya başladığında yeniden umutlanmak ve topluma gelecek aşılayabilmek için masalsı-ütopik ideojilere ihtiyaç duyulur. Ancak toplumun ekseriyeti bilir ki bu bir moral yüklenmesi için uydurulmuş masaldır. Toplumların gerçeği ise gelişimdir, uygarlıktır, bireysel eşitlik ve her kesimin yaşayabileceği adaletli hukuk düzenidir. Doğru olanlara doğru, yanlış olanlara da yanlış diyemeyeceksek Türk-Arap-Kürt- Müslüman olmanın, velhasıl İnsan olmanın ne anlamı kalır? Bunca iletişim aracı, senin taraftar olduğun argümanı veya tam karşıtını bulabileceğin haber merkezleri ve bütün bunları değerlendirip karar verebileceğin Allah’ın Lütfü akıl süzgecin. Yetmez elinin altında her bilgi ve bulguya ulaşabileceğin internet. Bunların hiçbirini çalıştırmayacaksın da hala; o demişti ki bu söyledi ki sözleri ile tövbe-tövbe…
İnsan şaşırıp, hayretler içerisin de kalıyor doğrusu. İletişimin bu kadar ilerlediği, bilginin bu denli yaygınlaşıp, ulaşılır olduğu bir zamanda, Allah Aşkına birilerinin bildiği de senin bilemediğin ne var acaba? Günümüzde bir kişi bir şey biliyor ise, saniyeler içerisinde dünyanın her yerinde biliniyor demektir. Şayet hala benim liderimin, benim siyasetçimin bir bildiği var ki diye düşünüyorsan 60-70 li yılları geçememiş, oralarda tüm benliğin ve zekanla kalmışsın demek ki…Yazık ki yazık!..
Şimdi biz neye üzülüp dertlenelim. Şayet ciddiyseniz sizin durumunuza mı? Sizinle aynı yılları yaşadığımıza mı? Ya da her şeyi çok iyi anlayıp, çıkarınız için aptala yatıp toplumu aptal yerine koymanıza mı?
Sevgili dostlar ben bilemedim, sizler hangisine yanar, üzülürsünüz?
Hoşça kalın!..
