Yetmişli yılların başlarında seksen yaşlarında olan anneannemle sohbet ediyordum. Bir keresinde sordum;
+Anneanne sen Atatürk’ten önceki dönemi de biliyorsun. Onun dönemini de yaşadın, Hatırlayabildiğin kadarıyla biraz anlatsana. Gözleri doldu ve anlatmaya başladı;
-Atatürk’ten önce köyümüzün bütün genç erkekleri Osmanlının seferberlik çağırısıyla cephelere gitmişti. Köyde sadece yaşlı erkekler ile kadın ve çocuklar kalmıştı. Haftada en az bir veya iki evden çığlık ve feryat sesleri yükselirdi. Muhtar olan babam derin bir iç çekerdi. Anlardık ki o evlerde şehit var. Daha sonraki yıllarda ise Rus işgali geldi. Ancak Rus askerler yalnız gelmedi, Ermeni ve Müslüman olmayan Gürcü çeteleri ile birlikte geldiler. Evlerimizi basıp yağmaladılar. Yakaladıkları kadınların kızların ırzına geçtiler. Bu yüzden kirlenen çok kadınımız-kızımız intihar etmiştir. Benim yaşlı babam köyün muhtarı idi onun için bizim eve gelmeye cesaret edemezlerdi. Bir çok komşu ve akraba kadın ve çocuklar da bizim evde barınırdı. Buna rağmen zaman –zaman Rus komutanlar babamla konuşmak için eve gelirlerdi. Bizler yani kadın ve kız çocuklar evin çatı katındaki küçük odaya sığınır onlar uzaklaşıncaya kadar sesimizi çıkarmazdık.
Daha sonraları evlenip gelini olduğum kaynanam çok güçlü kuvvetli bir kadındı. Eşi olan kayınbabam ise hem hasta hem de cılız bir adamdı. O yıllarda evlerde su yoktu herkes evine en yakın su kaynağından su taşırdı. Kaynanamda evinde su bitince su testisi ile evinin kırk-elli metre uzağındaki kaynaktan su almaya gitti. Bunu bir gurup Rus askeri ve yanlarındaki eşkıyalar gördü. Takip ettiler. Kadın evine sığınıp kapıyı kilitledi. Kocasına da saklan seni görmesinler dedi. Bunun üzerine içlerinden biri yarım yamalak Türkçesiyle kendisine bir şey yapmayacaklarını sadece yemek istediklerini söyledi. Kadıncağız evindeki yemekleri onlara verdi. Oradan uzaklaştılar. Bir-iki saat sonra içlerindeki eşkıyalardan bir tanesi geri döndü ve evin kapısını zorlamaya başladı. Bu seferde kadının kocası hanımına; sen saklan bu namussuz senin için geldi diyerek, geleni kendi karşıladı. Gelenin elinde martin tüfeği vardı. Kapı açılıp karşısında kadın değil de erkeği görünce tüfekle kafasına vurarak onu yere düşürdü ve odaya saklanan kadını bulabilmek için odanın kapısını zorlamaya başladı. İçerideki kadının gözüne duvarda asılı bir dizim acı biber ilişti. Onları bir eline alarak diğer eliyle kapının aralığından tüfeğinin namlusunu içeriye sokan adamın ağzına soktu. Boğuşmaya başladılar. Kadın güçlü kuvvetli idi. Adamın ağzına boca edilen acı biberler de etkisini göstermiş nefes almada zorlanmaya başlamıştı. Bu esnada darbe alıp düşen koca da toparlanıp hanımının yardımına koşarak adamın tamamen nefesinin kesilmesini sağlayarak öldürmüşlerdi. Daha sonra adamı tüm eşyasıyla birlikte, ineklerinin gübreliğine gömdüler. Ertesi günü Rus askerler bütün köyü didik- didik aradılar ancak cesedini bulamadılar. Yıllar sonra Atatürk sayesinde işgal bitince o cesedi ecnebi mezarlığına defnettiler.
Atatürk vefat edince bir hafta- on gün kadın, erkek yaşlı genç dizlerimize vurup yakardık, şaşkınlık yaşadık. Ne olacak? tekrar eski günlere mi döneceğiz diye ağladık durduk. Allah rahmet eylesin onun sayesinde bir nefes almış, kurtulmuştuk. Ona her şeyden önce Müslüman olarak, şükran borcumuz var. Benzer görüşleri çocukluğu ve gençliği Atatürk döneminde geçen Rahmetli Annemden de sıkça duymuştum. Ayrıca Ege ve Trakya gezilerimde de buna benzer yaşanmışlıklar dinlemiştim. Dedem ise Atatürk hayranı idi. Rize ziyaretinde onu karşılayan heyetin içinde yer almıştı. Çok savaşlar görmüş, Osmanlıda ve yeni kurulan devlette Tahsildarlık yapmış bilge bir adamdı. Bunun yanında bir başka gerçek ise Rahmetli Babamdı. Atatürk’e Kör Mustafa, Beton Mustafa diye hitap ederdi. Bir gün babama Atatürk sana ne yaptı ki? Ona böyle hitap ediyorsun diye sordum;-Sen anlamazsın, konuşma!.. diyerek sitem etti.+O zaman anlat da bileyim.
-Daha ne yapacaktı. Osmanlının zamanında hocalar hem Savcı idi, Hem Hakim idi, Hem Kaymakam idi, O ne yaptı? onlardan bu görevleri aldı. Onları camilere tıktı. Tarikat Allah yolu değimli? Tekke ve Zaviyeleri kaldırdı. Tarikat ve cemaatleri kısıtladı. Bu hocalar, bu görevleri yaparken nereden fetva veriyorlardı? Kur-anı Kerimden. Bunun yerine ecnebi kanunları getirerek sözde bağımsız mahkemeler kurdu. Kur-anı kaldırdı da…
Babamın en yakın arkadaşı köyümüzün Kur-an Kursu hocası olan kişi idi. Babama; Yahu İbrahim; Bu adam bizim bütün yetkilerimizi kısıtladı. Laiklik denen bir dinsizlik sistemi ve onun kanunlarını getirerek Müslümanlığımıza darbe vurdu. Bizler kafamızdan uydurmuyorduk. Kur-anı Kerimin ayetlerinden fetva verip onu uyguluyorduk. Dolaysıyla Kur-anı Kerimin hükümlerinin uygulanmasını engelledi. Diyordu. Babamda namazında, Allah yolunda gördüğü bu hocamızın yanlış veya yalan söyleyemeyeceğini düşünerek ona inanıyor ve onun söylemlerini tekrarlıyordu. Kısaca babam yaşamındaki olumlu veya olumsuzluklardan etkilenerek konuşmuyor, fikir üretmiyor sadece Hoca efendinin görüşlerini olduğu gibi kabullenerek anlatıyordu. Zira ortada din vardı ve onun kaldırıldığı söyleniyordu.
Ne yazık ki bu iki zıt görüş (yani annemle- babam, dedemle- hoca efendi) günümüzde de halen çeşitli şekillerde devam etmektedir. Osmanlının son dönemlerdeki sisteminden yararlanan çıkarcı guruplar dini duyguları da istismar ederek halen eskiye, kendileri için o şaşaalı günlere dönme çabasını can havli ile sürdürürken zaman –zaman dini de istismar etmekte bir günah görmemektedir. Tepki duyan karşı gurup da zaman –zaman aşırıya kaçan mücadeleye girişmektedir. Bu durumda en çok ülkemizin üzerinde çeşitli emelleri olan güçlere yaramakta ve çıkar uğruna onlarla direkt olmasa da fikren işbirliği içine düşme durumuna kalıyoruz. Örneğin etkili bir makamda olan ve tüm varlığını, yaşam kalitesini mevcut sisteme borçlu bir arkadaşımız, sohbet esnasında; Bırakın Allah Aşkına Çankaya da rakı masasında iki sarhoşun verdiği kararlardan bu memlekete hayır mı gelir? Diyebiliyor. Veya genç bir arkadaşımız hiç alakası olmayan bir konu ve sohbet esnasında Tabi-tabi Atatürk de yaşıyor. Siz yaşatıyorsunuz. Akşam yatırıp, sabah kaldırıyorsunuz diyebiliyor. Peki sana ne zararı olmuş diye sorulduğunda ya abuk-sabuk şeyler söylüyor veya cevap vermeyip aynı cümleleri tekrarlayıp duruyor. Belli ki kendi düşünceleri değil. Belli bir zümrenin anlatımının etkisindeler. Babam gibi…
Demem o ki; Atatürk ile birlikte çıkarı, menfaatleri kesilen gurup ve kişilerin kinini, öfkesini ve de mücadelelerini anlayabiliyorum. Onları görüp bu kitlenin varlığından yararlanıp iktidar olma şansını yakalayanları da anlıyorum. Söz konusu gurupları ve bunların din ile korkutup taraftar yaptıkları kitlelere dayanarak hayallerindeki sistemleri kurmak isteyenleri de anlayabiliyorum. Ancak ‘kişilere kul olmaktan kurtarıp, eşit vatandaş yaptığı’ okumuş- yazmışları, aydınları, Makam ve mevki sahiplerini, bugün elinde her türlü araştırma yapma imkanı olan gençleri hala kulluk peşine düşerek, Atatürk ve Arkadaşlarına olan bu peşin öfkesini ve kinini anlamakta zorluk çekiyorum.
Sizler anlayabiliyor musunuz? Sağlıcakla Kalın!...
