Hayrettin UZUN
Köşe Yazarı
Hayrettin UZUN
 

EVLİYA-ÜL HAN!..

Okuduğumuz ve anlayabildiğimiz kadarıyla, bugüne kadar bütün dünyada gelmiş geçmiş dinlerin uygulayıcıları, yani sözde din adamları, zaman-zaman dini silah gibi kullanarak, toplumları kendi etkileri altına almaya çalışmışlardır. Musevilikte Yahudi hahamlar bu güçlerini yani toplumları üzerindeki baskılarını günümüzde hala masum insanları öldürtecek kadar güçlü bir şekilde kullandığını görmekteyiz. Hristiyan Aleminin rönesans da denilen Fransız devrimine kadar adeta köle olarak yaşadıkları, dini bir baskı aracı gibi kullanan kilisenin ve de soyluların altında ezildikleri görülmektedir. Fransız devrimi ile başlayan baş kaldırı hem soyluların hem de din adamlarının monarşi, yani mutlak üstünlük düzenini ortadan kaldırmış ve ülke vatandaşlarına rahat bir nefes almıştır. Özgürlük ve hak hukuk aleni konuşulur olmuştur. Cumhuriyetler kurulmaya başlanmış, İnsan hakları, eşitlik gibi ögeler ön plana çıkarken, milliyetçilik kavramı da yükselen bir değer olmuştur. O zamana kadar iyi yönetilemeyen, baskı ve zulüm altında inleyen bu topluluklar Osmanlı İmparatorluğunun yönetimine rıza göstermiş, Osmanlının yönetimini daha insancıl bulmuştur. Hatta bir miktar vergiye de razı gelmişlerdir. Ancak devrimden sonra hürriyetlerine kavuşma ihtimali görününce de Osmanlıya İsyan bayrağı açarak bir-bir ayrılıp bağımsız devlet olma yolunu seçmişlerdir. Bu sırada Osmanlı İmparatorluğu İslam Ülkelerinin içine düştüğü mezhep kavgaları, tarikat cemaat çekişmeleri ve kendi içindeki taht kavgalarıyla o kadar meşguldü ki özellikle Avrupa’daki gelişmelerden bihaber kaldı. Bu devrimle başlayan pek çok yeniliğin ve buluşun yapıldığı sanayinin kurulmaya başladığı yılları ne yazık ki Osmanlı es geçti. Yenilik yapmak, yeni çağa ayak uydurmak isteyen birçok padişah ya tahtan indirildi veya asıldı. Yeniçeri Ocağı da denilen askeri güç, değişim istemeyip mevcut düzenden çıkar sağlayan gruplarla iş birliği yapıp, değişimi engellediler. Bir yandan iç çekişmeler bir yandan mezhepsel kavgalar Osmanlıyı zayıf düşürerek, çok fazla toprak kaybetmesine, adeta her isyan eden gurubun ayrılmasına sebebiyet verdi. Bu nedenle başa çıkan her padişah bir yandan içerideki düzeni sağlamaya çalışırken bir yandan da ayrılıkçı guruplarla baş etmenin savaşını verdi. Sadece bir örnek matbaanın gelişidir. Osmanlıda el yazması ile kitap yazan hattatlar öylesine direndiler ki gavur icatlarına Kur-anı Kerimin harflerini yazdıramazsınız bu kafirliktir diyerek yüzelli-iki yüz sene matbaayı Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisine sokmamışlardır. Bu nedenle padişahların işi de hiç kolay olmamıştır. Her biri kendine göre bir yöntem uygulamıştır. Kimi padişah yenilikçi olurken, kimi statükocu kimileri milliyetçi, kimileri de ümmetçiliği savunmuştur. Örneğin Abdulhamit Hanın padişahlık döneminde çok büyük toprak parçaları kaybedilip, İmparatorluktan devletçiğe düşülünce, bu dağılımı önlemek ve gidişatı durdurabilmek, en azından bir halife olarak Müslüman gurupları bir arada tutabilmek için “Pan-İslamizim” Ümmetçilik diye bir sistemi benimsemiş ve uygulamaya çalışmış, tarikat ve cemaatlerden Osmanlıya sadık kalmalarını ve Halifeleri olarak diğer Müslüman gurupların baş kaldırmamaları için onları ikna etmelerini istemiştir. Bunun karşılığında da Tarikat ve Cemaatlere büyük imkanlar tanımış, onlardan vergi almayı kaldırmış, hazineden ödenek ayırmış hatta söz konusu tarikat ehlilerinden Sübhaneke’den Elem tereke ’ye kadar namaz başı bilip hocalık yapanları da askerlikten muaf tutup seferberliğe çağırtmamıştır. Bu nedenle de kendisine bu kesimlerce ‘Evliya’ unvanı verilerek Evliya-ül Han mertebesi uygun görülmüştür.  Peki bu tavizler işe yaramış mıdır? Elbette yaramamış. Yemen, Filistin, Suriye, Irak toprakları bu uygulamadan sonra kaybedilmiştir. Üstüne üstlük hiçbir şey üretmeden asalak gibi ülkenin vatandaşlarının sırtından, emeğinden geçinen önemli bir nüfus oluşmuştur. Bu tavizlerden yararlanmak isteyen yerli ve yabancı gurupların sayısı ve yabancı misyonerlik faaliyeti alabildiğine artmıştır. Bu işe öylesine el atarak fırsatı kaza yapmamışlar ki, hatta bu imtiyazlık durumunu masum ve olağan gösterebilmek için, halk arasına “Allah yolunda olanlara yapılan iyilikler ve yardımlar” olarak günümüze değin ulaşmasına da vesile olmuşlardır. Bu tavizler ve olağanüstü ayrımcılık Atatürk’ün Tekke ve Zaviyeleri yasak eden kanunu ile kaldırılmış, dolaysıyla yine bu çevrelerce Atatürk din düşmanı ilan edilirken, kendilerine padişahımız Evliya-ül Hanın verdiği tavizler, olağanüstü haklar hiç unutulmamış, unutturulmamıştır.  Delilerin koğuşuna giren Doktor, cebinden bir mendil çıkarıp havaya kaldırarak sallar ve sorar bunu görünce ne hatırlıyorsunuz? Bir tanesi; -Efendim gar, terminal, yolculuk, ayrılık, gidenin peşinden mendil sallama falan... Bir diğeri; -Efendim gözyaşı silmek falan… Bir diğeri; -Efendim el yüz yıkamak ve silmek falan. Derken köşede iki büklüm iç çeken biri ilişmiş doktorun gözüne, söyle bakalım sen ne anladın da dertli-dertli iç çekip duruyorsun? -Efendim zifaf gecesi, of-of zifaf gecesi, ah-ah zifaf gecesi… -Ne alaka mendil ve zifaf gecesi? -Doktorum; ben neyi görsem o geceyi hatırlıyorum, hiç aklımdan çıkmıyor ki…   Diyeceğim odur ki; Bir tarikat veya cemaat kurarak hem Allah’ın yolunda hayırlı ve itibarlı bir kul olacaksınız, hem de halk arasında her türlü imtiyaza sahip olup bedavadan her türlü lükse sahip olarak, yedi sülale yaşayıp gideceksiniz. Yani bir taş ile iki kuş.   Aradan yüzelli yıl geçse de yapılan iyilikler asla unutulmaz! Söz konusu padişahımızın bugün esamesinin hala devam ettirilmesinin, zaman-zaman bu kesimlerce ısrarla çok büyük bir adamdı, Allah dostuydu denmesinin nedeni de budur. Nur içinde yatsın Evliya-ül Hanımız amelince!.. Siz olsanız unutur muydunuz? Unutturur muydunuz?..    Sağlıcakla Kalın!     
Ekleme Tarihi: 11 Haziran 2026 -Perşembe

EVLİYA-ÜL HAN!..

Okuduğumuz ve anlayabildiğimiz kadarıyla, bugüne kadar bütün dünyada gelmiş geçmiş dinlerin uygulayıcıları, yani sözde din adamları, zaman-zaman dini silah gibi kullanarak, toplumları kendi etkileri altına almaya çalışmışlardır. Musevilikte Yahudi hahamlar bu güçlerini yani toplumları üzerindeki baskılarını günümüzde hala masum insanları öldürtecek kadar güçlü bir şekilde kullandığını görmekteyiz. Hristiyan Aleminin rönesans da denilen Fransız devrimine kadar adeta köle olarak yaşadıkları, dini bir baskı aracı gibi kullanan kilisenin ve de soyluların altında ezildikleri görülmektedir.

Fransız devrimi ile başlayan baş kaldırı hem soyluların hem de din adamlarının monarşi, yani mutlak üstünlük düzenini ortadan kaldırmış ve ülke vatandaşlarına rahat bir nefes almıştır. Özgürlük ve hak hukuk aleni konuşulur olmuştur. Cumhuriyetler kurulmaya başlanmış, İnsan hakları, eşitlik gibi ögeler ön plana çıkarken, milliyetçilik kavramı da yükselen bir değer olmuştur. O zamana kadar iyi yönetilemeyen, baskı ve zulüm altında inleyen bu topluluklar Osmanlı İmparatorluğunun yönetimine rıza göstermiş, Osmanlının yönetimini daha insancıl bulmuştur. Hatta bir miktar vergiye de razı gelmişlerdir. Ancak devrimden sonra hürriyetlerine kavuşma ihtimali görününce de Osmanlıya İsyan bayrağı açarak bir-bir ayrılıp bağımsız devlet olma yolunu seçmişlerdir.

Bu sırada Osmanlı İmparatorluğu İslam Ülkelerinin içine düştüğü mezhep kavgaları, tarikat cemaat çekişmeleri ve kendi içindeki taht kavgalarıyla o kadar meşguldü ki özellikle Avrupa’daki gelişmelerden bihaber kaldı. Bu devrimle başlayan pek çok yeniliğin ve buluşun yapıldığı sanayinin kurulmaya başladığı yılları ne yazık ki Osmanlı es geçti. Yenilik yapmak, yeni çağa ayak uydurmak isteyen birçok padişah ya tahtan indirildi veya asıldı. Yeniçeri Ocağı da denilen askeri güç, değişim istemeyip mevcut düzenden çıkar sağlayan gruplarla iş birliği yapıp, değişimi engellediler. Bir yandan iç çekişmeler bir yandan mezhepsel kavgalar Osmanlıyı zayıf düşürerek, çok fazla toprak kaybetmesine, adeta her isyan eden gurubun ayrılmasına sebebiyet verdi. Bu nedenle başa çıkan her padişah bir yandan içerideki düzeni sağlamaya çalışırken bir yandan da ayrılıkçı guruplarla baş etmenin savaşını verdi. Sadece bir örnek matbaanın gelişidir. Osmanlıda el yazması ile kitap yazan hattatlar öylesine direndiler ki gavur icatlarına Kur-anı Kerimin harflerini yazdıramazsınız bu kafirliktir diyerek yüzelli-iki yüz sene matbaayı Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisine sokmamışlardır.

Bu nedenle padişahların işi de hiç kolay olmamıştır. Her biri kendine göre bir yöntem uygulamıştır. Kimi padişah yenilikçi olurken, kimi statükocu kimileri milliyetçi, kimileri de ümmetçiliği savunmuştur. Örneğin Abdulhamit Hanın padişahlık döneminde çok büyük toprak parçaları kaybedilip, İmparatorluktan devletçiğe düşülünce, bu dağılımı önlemek ve gidişatı durdurabilmek, en azından bir halife olarak Müslüman gurupları bir arada tutabilmek için “Pan-İslamizim” Ümmetçilik diye bir sistemi benimsemiş ve uygulamaya çalışmış, tarikat ve cemaatlerden Osmanlıya sadık kalmalarını ve Halifeleri olarak diğer Müslüman gurupların baş kaldırmamaları için onları ikna etmelerini istemiştir. Bunun karşılığında da Tarikat ve Cemaatlere büyük imkanlar tanımış, onlardan vergi almayı kaldırmış, hazineden ödenek ayırmış hatta söz konusu tarikat ehlilerinden Sübhaneke’den Elem tereke ’ye kadar namaz başı bilip hocalık yapanları da askerlikten muaf tutup seferberliğe çağırtmamıştır. Bu nedenle de kendisine bu kesimlerce ‘Evliya’ unvanı verilerek Evliya-ül Han mertebesi uygun görülmüştür. 

Peki bu tavizler işe yaramış mıdır? Elbette yaramamış. Yemen, Filistin, Suriye, Irak toprakları bu uygulamadan sonra kaybedilmiştir. Üstüne üstlük hiçbir şey üretmeden asalak gibi ülkenin vatandaşlarının sırtından, emeğinden geçinen önemli bir nüfus oluşmuştur. Bu tavizlerden yararlanmak isteyen yerli ve yabancı gurupların sayısı ve yabancı misyonerlik faaliyeti alabildiğine artmıştır. Bu işe öylesine el atarak fırsatı kaza yapmamışlar ki, hatta bu imtiyazlık durumunu masum ve olağan gösterebilmek için, halk arasına “Allah yolunda olanlara yapılan iyilikler ve yardımlar” olarak günümüze değin ulaşmasına da vesile olmuşlardır.

Bu tavizler ve olağanüstü ayrımcılık Atatürk’ün Tekke ve Zaviyeleri yasak eden kanunu ile kaldırılmış, dolaysıyla yine bu çevrelerce Atatürk din düşmanı ilan edilirken, kendilerine padişahımız Evliya-ül Hanın verdiği tavizler, olağanüstü haklar hiç unutulmamış, unutturulmamıştır. 

Delilerin koğuşuna giren Doktor, cebinden bir mendil çıkarıp havaya kaldırarak sallar ve sorar bunu görünce ne hatırlıyorsunuz? Bir tanesi;

-Efendim gar, terminal, yolculuk, ayrılık, gidenin peşinden mendil sallama falan... Bir diğeri;

-Efendim gözyaşı silmek falan… Bir diğeri;

-Efendim el yüz yıkamak ve silmek falan. Derken köşede iki büklüm iç çeken biri ilişmiş doktorun gözüne, söyle bakalım sen ne anladın da dertli-dertli iç çekip duruyorsun?

-Efendim zifaf gecesi, of-of zifaf gecesi, ah-ah zifaf gecesi…

-Ne alaka mendil ve zifaf gecesi?

-Doktorum; ben neyi görsem o geceyi hatırlıyorum, hiç aklımdan çıkmıyor ki…  

Diyeceğim odur ki; Bir tarikat veya cemaat kurarak hem Allah’ın yolunda hayırlı ve itibarlı bir kul olacaksınız, hem de halk arasında her türlü imtiyaza sahip olup bedavadan her türlü lükse sahip olarak, yedi sülale yaşayıp gideceksiniz. Yani bir taş ile iki kuş.
 
Aradan yüzelli yıl geçse de yapılan iyilikler asla unutulmaz! Söz konusu padişahımızın bugün esamesinin hala devam ettirilmesinin, zaman-zaman bu kesimlerce ısrarla çok büyük bir adamdı, Allah dostuydu denmesinin nedeni de budur. Nur içinde yatsın Evliya-ül Hanımız amelince!.. Siz olsanız unutur muydunuz? Unutturur muydunuz?..   

Sağlıcakla Kalın!     
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve rizeninsesi.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.