1972 yılında Ankara’da ortaokula başladığımız yıllarda sağ-sol terimiyle tanıştım. Ne olduğunu tam olarak bilmiyorduk. Gerçi aradan elli yıl geçmesine rağmen hala tam olarak ne olduğunu hala bilmiyorum ya, her neyse... O dönemlerde solu temsil edenlere komünist, sağı temsil edenlere de faşist deniliyordu.
Sokaklarda yürüyüş yapan liseli ve üniversiteli ağabey ve ablalarımızdan ilginç sloganlar duyardık. Örneğin yürüyüş yapan gurup sağcı ise ki bunlar genellikle ülkücüler (MHP)-hür gençliler( AP) ve de akıncılardan (MSP) oluşan gençlerdi;
-Komünistler-Dinsizler Moskova’ya. Bu vatan bizim. Bayrak inmeyecek, ezan susmayacak gibi sloganlar atarken karşı gurup olan solcular ise sözde Maocular-Leninciler ki komünist partiler, Sosyal Demokratlar ve çeşitli fraksiyonları barındıran ( CHP) li gençlerden oluşuyordu;
-Emekçiyi ezdirmeyiz, Hak-hukuk adalet, Kahr olsun Faşistler, sınıfsal ayrım olamaz ve de kızlar; Bu göğüsler faşistlere haram olsun diye slogan atar, bizlerde dinlerdik.
Nereden çıkmıştı bu sağ-sol meselesi, bu gençleri ve bizleri kimler; sen sağcısın, sen solcusun diye ayırmış, örgütlemiş kimler sokağa dökmüştü. Hatta sadece sokağa dökmekle kalmamış, ellerine silah verip birbirlerini öldürecek kadar düşmanlaştırmış odaklar kimlerdi? Aynı ailenin içinde bile düşman kardeşler oluşmuştu. Aynı sınıfta aynı masada oturan can ciğer arkadaşlar bir anda taraf –taraf bölünmüş, düşman kardeşler olmuştuk. Neyi bölüşemiyorduk, anlaşılır gibi değildi. Örneğin ben o yıllarda komünizmin bir yönetim şekli değil, dinsizlik olduğunu zannederdim. Sonraları öğrendim ki en büyük din baskısı ve dindarlar komünizminde var. Aynı şekilde vatanı sevmenin de sağ veya sol ile alakalı olmadığını öğrendim. Sloganlar ile bizi kandırmış uyutmuşlardı. Kimdi bunlar?
TBMM’de iki büyük parti hiçbir konuda bir türlü anlaşamıyor, doğru dürüst bir hükümet kuramıyor. Kurulan hükümetler çeşitli oyunlar ile düşürülüyor. Cumhurbaşkanı seçilemiyor, adeta Atatürk’ün kurmuş olduğu demokratik düzeni, Türk Milleti olarak beceremiyorsunuz, bundan vazgeçin tekrar eski Osmanlı sistemine geri dönün baskısı birileri tarafından tüm gücüyle uygulanıyordu. Hem iç odaklı hem de dış odaklı taraftarı vardı.
Bu sıkıntılar içinde netekim yani 1981 ihtilalı oldu. Bir sağdan, bir soldan bir-iki gencimizi astılar. Ertesi gün ne sağcı kaldı ne de solcu, hepimiz olduk futbolcu… Osmanlı döneminde İslam dini üzerinden Mezhep, Tarikat, Cemaatler yoluyla başlatılan kutuplaştırma daha sonra sağ-sol olarak, günümüzde ırk ayrımcılığına dayalı Türk-Kürt-Laz-Gürcü v.s. dahası dindarlar-inanmayanlar kutuplaşması şeklinde devam etmektedir. Ne yazık ki bundan beslenen taraftar toplayan çıkarcı guruplar oluşmuş, bırakmaya da hiç niyetleri yok.
Peki soru şu; bu kutuplaştırmanın, düşmanlığa varacak kadar ülke vatandaşının bölünmesinin kime ne faydası var? Bir ülke insanını düşünün kutuplaşmaya o kadar alışmış, içselleştirmiş ki, işini gücünü bırakmış gece gündüz siyaset konuşur olmuş. Birbirleriyle kavga edecek durumda kamplaşmış. Kimse kimseyi dinlemiyor, zaten dinlemeye tahammülü yok. Gözlerini kısmış, kulaklarını tıkamış, avazı çıktığı kadar, yanlış-doğru önemsemeden kendi görüşünü anlatmaya çalışıyor. Bu toplumda ilerleme olur mu? Bu toplumun geleceği olur mu?
Dış güçlerin bu durumdan memnun oldukları aşikâr. Zaten senin daha fazla gelişmeni istemiyor, onlara Pazar olarak kalmanı istiyorlar. Ya içerdeki bu durumu isteyip bu kutuplaşmadan çıkar sağlamak için bile isteye destekleyenlere ne demeli?
Bir bayan haftalık Pazar alışverişi için sırtına alışveriş sepetini almış Pazar yerine gitmiş. Ancak sırtındaki sepet bir hayli yan duruyor sepetin alt ayaklarından bir tanesi de kıçına sürtüyormuş. Bu durumu gören bir başka bayan kendisini uyarmayı düşünerek,
-Abla sırtındaki sepet çok yan duruyor. Bu nedenle ayağı da kıçına sürtüyor,
+Biliyorum- biliyorum canım öyle istiyor!...
Kalın sağlıcakla!...
