Bana tanıdık arkadaşlar soruyor. Emeklilikte günün nasıl geçiyor? Alışabildin mi? Daha öncede yazmıştım bana göre dünyanın dönüş hızı son zamanlarda arttı. Bilim adamları yeni bir ölçümleme yapmalı. Çünkü hiçbir şeye zaman yettiremiyorum.
Bunun dışında; toplumda var olan ancak, çalışırken çokta fark edemediğim bazı olay ve davranışlar daha bir gözüme batar oldu. Bunların bazıları komedi türünde bazıları ise kaygı verici, üzücü. Toplumun nasıl yozlaştığını, umursamaz olduğunu gözlemlediğim olaylar. Sizlere sadece bir günümü anlatayım. Ramazan’dan önceki hafta;
Hanımla günlük ufak tefek alışveriş yapma bahanesiyle çarşıya gezintiye çıktık. Bir tuhafiye dükkanının önünden geçerken, hanım yelek dokumak için, örgü teli alacağını söyleyerek dükkâna girdik. Biz renk beğenirken ardımızdan iki adam içeriye girdi. Biri 65 yaşlarında diğeri biraz daha genç görünümlü. Yaşlı olanın elinde takriben beş santim boyunda yeşilimsi bir tel parçasını tezgahtar kıza uzatarak, yerel şiveyle;
+Kızum geçen hafta buradan habu tele göre bana altı tane sedef verdunuz. Eve giderken iki tanesini yolda kaybettum. Şimdi bağa iki sedef daha ver bakayum.
-Amca o aldığın sedeflerden birini göster de ona göre vereyim.
+O sedefleri kari dikti hırkaya. Ben eksuklerini almağa geldum da. Bu elumdeki de o hırkanın teli. O zaman da bu tel ile gelmiştum da vermiştinuz.
-Bey amca anladım da, o zaman sana aynısından altı tane vermiştim. Şimdi ben sana aynı sedefi görmeden neye göre vereyim? elli çeşidi var. Sen hangisi olduğunu biliyor musun? Yuvarlağı var, ovalı, matı, parlağı, birbirine yakın boyutları hatta kalını incesi var. Biz sana hangisini vermiştik? -Bari telefonda resmini çekseydiniz veya hırkayı getirseydiniz.
+Habu kız delimidur nedur? Benum öyle resim çeken telefonum ne arar. Ula ne cahilun eline düştük. Beceru da bağa iki sedef veremeyi, bida hırkayı getirseydin deyi. Hırkayı kari giydi da. İki düğme için karıyla berabermi gelecektuk. Anlamadım gitti. Ula bu hiç bi şey bilmeyi. Yanındaki kişide adamın her sözüne; he valla doğru söyluyon diyerek, hem de kafa sallayarak tasdik ediyor.
-Yaktınız-yaktınız bende beyin kalmadı, amcalar.
+Kusura bakma Kızum sende zaten o deduğunden yoktu. Aklın olsa iki sedefi verurdun da. Diyerek oradan kızgın bir şekilde ayrıldılar. Devamını tahmin edebiliyorum;
-O adam geldun mi? Sedefleri geturdun mi?
+Yok kari getiremedum bağa vermediler, seni isteyiler. Sağa göre verecekler.
-Ula duydum yeni bişe, Benum boyuma mi bakacaklar, gözlerumun rengine göre mi sedef verecekler. Sen ne zirvalayısun. Sana örnek tel verdum ya.
+Ula senun giydiğin hırkaya diktuğun sedeflere bakacak da, ona göre verecekler da. Yoksa ne dediler biliyimisun?
-De bakayım ne dediler?
+Sana arkadan sedef verup rengini ve şeklini tutturamaz isek karin benzer alaca sığırlara.
-Fuşki yemiş onlar fuşki.
Kendi kendime hem güldüm. Hem de hiçbir işin kolayı olmadığını bir kez daha anladım. Derdini anlatamayan kıza mı yanayım. İki sedef için hırkayı değil de hırkayı giymiş karıyı dükkâna götürmenin zorluğunu yaşayan bu adamamı yanayım…
Sevgili dostlar şimdi siz karar verin hangisine yanayım?..
Balıkçının önünden geçerken baktım, elli kasadan fazla hamsi var. Yeni gelmiş,
-Hayırlı işler. Hamsi kaç lira?
+Yeni geldi beyim, canlı-canlı, yerli hamsi elli lira.
- Yarın köye çıkacağız, sabah geçerken alırız. Şimdi elimizde taşımayalım.
Ertesi sabah uğrayıp;
- Ver bakalım iki kilo hamsi. Borcumuz?
+Üçyüz lira.
-Pardon anlamadım. Kilosu elli lira değil mi?
+Dalga mı geçiyorsun beyim, git işine Allah Aşkına. Havayı görmüyor musun?
-Anlamadım. Akşam elli lira olan aynı hamsi, bugün neden üç katı pahalı, bunun havayla ne ilgisi var?
+Hava hem soğuk hem bozuk, bugün yarın hamsi çıkmaz denizden. Şu an yüzelli akşama doğru ikiyüz olur. Hamsi yüzelli, yerli bunlar. Keyifli-keyifli bağırıyor. Canlı bunlar… Yüzüyor bunlar…
Şaşırdım mı? Hayır. Kısaca; toplum olarak hepimiz aynı. Hem çıkarcı hem fırsatçı. Havaya ve duruma göre hareket ediyoruz. İyi ki üçyüz dememiş. Kul Allah’ın, mal Allah’ın. Paşa-paşa almaya devam edeceğiz. Ne tekim yüzelli ye seve seve aldım. Ben almaz isem, hani bir söz var ya; Aşağıda ki mahallenin delikanlıları bayılmış, bekliyor diye…
Ev dönüşünde mahallenin fırınına uğradık. Önümüzde çarşaflı bir bayan. Onun önünde de beli iki kat olmuş elindeki değneğin üzerinde kambur vaziyette yaşlı bir ninemiz ekmek alacak, yine yerli şive ile;
-O kızum bana iki ekmek ver da, ama sıcak olmasın. Haşli ekmek ağzımda çamur gibi oluyi. Hem içime de dokunuyi.
+Öyle ise sana tam buğday ekmeği vereyim. Dilimlenecek mi?
-He iyi dedun kızum ondan ver, dilimle. Kaç para?
+Buyur, borcun yetmiş iki lira.
-Vuyyy ben bu ekmekleri istemeyirum. Bunlar sert. Ağzını gösterip,
-Haçan bunlari kesecek diş bende diş ne arar. Bu hincililerlan (damaklar ile) bu ekmekleri çiğneyemem. Takma dişlerim vardı, ağzıma yara yapıyi diye attım onları.
Onlara da yalandan para verdum.
+İyi de ben şimdi bu kesilmiş ekmekleri ne yapacağım?
-Evin yok mi? elet evune. Bu arada benden önce davranan çarşaflı bayan;
-Kızım sen onları bana ver, dedi. Bastonu üzerinde titreye titreye iki büklüm duran ninemiz;
+Ha şimdi de benim ekmeklerimi ver.
-Ne vereyim sana anlamadım ki? gitti-gitti bende kafa yandı.
+Ne edeyim? Ac mı durayım? Bari o yeni çıkan sıcak ekmeklerden ver. Ekmeklerini alan ninemiz fırından çıkarken de yüksek sesle söylenerek uzaklaştı; hem yandun da ölmedin ya… Bu soğukta biraz yanıp ısınmak da eyidur. Benim kafam da yanayı soğuktan... Kafası yanmış, ben mi yaktım oni, sen muncuruna (dudağına) sürdüğün o türlü- türlü boyalar ile yakmış olmayasun…
Allah sabır versin ne diyeyim, yaşlı ninemiz hem huysuz hem de esprili. Kendi-kendime bir baktım ben de acaba oraya doğrumu gidiyorum? diye.
İşte benim emeklilik günlerim de çalışırken fark etmediğim bunlara benzer bir sürü olayla karşılaşarak geçiyor. Toplumca en kötü günlerimizin bu günler olması dileğiyle…
Hoşça kalın!..
