Özü Korumak, Usulü Yenilemek
Tarikatlar ve cemaatler, Türk toplumunun yüzyıllardır süregelen dinî ve sosyal gerçekliklerinden biridir. Bu yapıları yalnızca ibadet, zikir veya sohbet üzerinden değerlendirmek, tarihî ve sosyolojik çerçeveyi daraltır. Çünkü tarih boyunca manevi terbiyeden eğitime, yardımlaşmadan kültürel aktarıma kadar hayatın farklı alanlarında karşılık bulmuşlardır.
Osmanlı toplumunda tekke ve zaviyeler, insanın manevi dünyasına hitap eden mekânlar olmanın yanında sosyal hayatın da içindeydi. Yolcu ağırlanır, ihtiyaç sahibi gözetilir, talebe yetiştirilir; sanat ve edebiyat çevreleri oluşurdu. Tarikat, insanın iç dünyasında bir terbiye yolu sunarken tekke de toplum içinde bir dayanışma alanı meydana getiriyordu.
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte bu zemin önemli ölçüde değişti. Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu, 1925’te tekke ve zaviyelerin resmî varlığı sona erdi. Buna rağmen tasavvufî düşünce, manevi bağlılıklar ve dinî topluluklar toplum hayatında yaşamaya devam etti. Kurumsal yapı değişirken manevi arayışın ve geleneğin sosyal karşılığı varlığını korudu.
Çok partili hayata geçiş, şehirleşme, köyden kente göç ve eğitim imkânlarının genişlemesi ise farklı bir cemaat sosyolojisinin gelişmesine zemin hazırladı. Büyük şehre gelen insan için cemaat kimi zaman bir sohbet halkası, kimi zaman öğrenci yurdu veya burs imkânı, kimi zaman da yabancısı olduğu şehirde kendisini ait hissedebileceği bir dayanışma çevresi oldu.
1980 sonrasında bazı dinî yapılar vakıflar, dernekler, eğitim kurumları, yayın faaliyetleri, şirketler ve uluslararası organizasyonlarla daha geniş ve çok katmanlı yapılara dönüştü. Böylece geçmişte daha çok tekke, sohbet ve şahsî bağlılık çevresinde şekillenen ilişkiler; eğitimden ekonomiye, medyadan sivil topluma uzanan daha geniş bir alanda görünür hâle geldi.
Bugün ise dünya yeniden değişiyor. Bilgiye ulaşma biçimimiz, otoriteyle kurduğumuz ilişki, eğitim anlayışımız ve iletişim dilimiz farklılaşıyor. Bir zamanlar dinî bilgisini büyük ölçüde hocasından veya yakın çevresinden alan genç, bugün farklı görüşleri karşılaştırabiliyor, dünyanın başka yerlerindeki âlimleri dinleyebiliyor ve kendisine anlatılan bilginin kaynağını araştırabiliyor.
Bu değişim tarikat ve cemaatleri de yeni bir muhasebeye çağırıyor. Buradaki mesele geleneği terk etmekten ziyade, geleneğin özünü koruyarak bugünün insanına ulaşabilecek dili ve yöntemi geliştirebilmektir.
Özü korurken usul nasıl yenilenebilir?
İnsan Neden Bir Cemaate veya Tarikata Yakınlık Duyar?
Tarikat ve cemaatleri anlamaya çalışırken önce insanı anlamak gerekir.
İnsanların mizaçları, meşrepleri, hayat hikâyeleri ve manevi ihtiyaçları birbirinden farklıdır. Kimi manevi hayatını daha ferdî yaşamaktan huzur duyar, kimi sohbetten, ortak ibadetten ve bir topluluğun parçası olmaktan güç alır. Bir insan ilmî yönü güçlü bir çevreye yakınlık hissederken bir başkası tasavvufî terbiyeyi, zikir ve sohbet geleneğini kendisine daha uygun bulabilir.
Bu yönelişlerde aile çevresi, eğitim hayatı, ekonomik şartlar, sosyal statü, yaşanılan şehir, arkadaşlıklar ve hayatın kırılma dönemleri de etkili olabilir. Üniversite için başka bir şehre giden genç, kendisine kapısını açan bir çevrede kardeşlik bulabilir. Yalnızlık yaşayan bir insan bir topluluk içinde kendisini daha güvende hissedebilir. Hayatına yeni bir yön vermek isteyen biri manevi bir arayışa girebilir.
Bu sebeple cemaat veya tarikat aidiyetini yalnızca cehaletle açıklamak sosyolojik açıdan dar bir yaklaşım olur. Yüksek eğitimli bir insan tasavvufî bir yola intisap edebilir; herhangi bir topluluğa mensup olmayan bir insan da güçlü bir dinî hayat yaşayabilir.
Burada belirleyici olan, insanın bir yere mensup olup olmamasından çok, o aidiyetin insan üzerinde nasıl bir tesir meydana getirdiğidir.
İnsan bir cemaatin veya tarikatın mensubu olabilir. Aynı zamanda bir ailenin ferdi, bir mesleğin mensubu, bir mahallenin komşusu, bu ülkenin vatandaşı ve Müslüman toplumun bir parçasıdır. Cemaat kimliği bütün bu bağları gölgede bırakmaya başladığında insanın sosyal dünyası da daralabilir. Sadece kendi çevresinin insanlarıyla görüşmek, yalnızca kendi kaynaklarını okumak, dostlukları ve hayatın pek çok tercihini grup sınırları içinde kurmak zamanla aidiyeti bir kapanma biçimine dönüştürebilir.
Aidiyetin de Aidiyetsizliğin de İmtihanı Var
Bir insanın kendi cemaatini, mürşidini, hocasını veya okuduğu eserleri kıymetli görmesi tabiidir. Böyle bir bağlılık insana kardeşlik, dayanışma, fedakârlık ve hizmet duygusu kazandırabilir.
Ancak aidiyet başka Müslümanlara karşı üstünlük hissi üretmeye başladığında önemli bir iç muhasebeye ihtiyaç vardır. Kendi yolunu hakikatin tek temsilcisi, kendi cemaatini daha seçkin, diğer Müslümanları daha eksik görmek; tasavvufun nefis terbiyesi ve tevazu anlayışıyla bağdaşmaz.
Enaniyet yalnızca insanın kendi şahsını büyütmesiyle ortaya çıkmaz. İnsan bazen şahsî “ben”ini geri çekerken mensup olduğu “biz” üzerinden kendisini yüceltebilir. Böylece kişisel enaniyetin yerini grup enaniyeti alabilir.
Aynı ölçü herhangi bir cemaat veya tarikata mensup olmayanlar için de geçerlidir. Dinî hayatını bir topluluğa bağlanmadan yaşamak kişinin tercihidir. Bu tercih, cemaat mensuplarını toptan iradesiz, sorgulamayan veya geri kalmış insanlar olarak görmenin gerekçesi hâline geldiğinde başka bir üstünlük duygusu ortaya çıkar.
Bir tarafta mensubiyetiyle, diğer tarafta mensubiyetsizliğiyle kendisini üstün gören iki insan bulunabilir. Yollar farklı olsa da nefsin düştüğü hata birbirine benzeyebilir.
Bulunduğum yer beni daha mütevazı, daha adil, daha merhametli ve daha güzel ahlaklı bir insan hâline getiriyor mu?
Cemaatlerin Dışında Kalan Toplum Ne Görüyor?
Tarikat ve cemaatlerin geleceğini konuşurken bu yapılara mensup olmayan insanların bakışını da anlamak gerekir.
Toplumun bir kesiminin cemaat ve tarikatlara mesafeli yaklaşmasını yalnızca din karşıtlığıyla açıklamak sağlıklı bir değerlendirme olmaz. Bu mesafenin arkasında farklı hayat tecrübeleri, başka din anlayışları, siyasî tartışmalar ve yakın tarihimizde yaşanan hadiseler bulunabilir.
Özellikle bazı dinî yapıların siyaset, bürokrasi veya ekonomi üzerinde nüfuz oluşturduğu yönündeki kanaatler toplumda ciddi bir adalet kaygısı meydana getirmiştir. Bir insan, “Herhangi bir cemaate mensup olmadığım için bazı imkânlara ulaşamıyor muyum?” sorusunu sormaya başladığında mesele dinî aidiyet sınırlarını aşarak kamusal adalet meselesine dönüşür.
Bir cemaat mensubunun siyaset yapması, ticaretle uğraşması veya kamu görevinde bulunması hayatın doğal akışı içindedir. Kamusal adalet tartışması, dinî aidiyetin kamu kadrosuna, ihaleye, krediye, ticari imkâna veya bürokratik nüfuza ulaşmanın anahtarına dönüştüğü yönünde bir kanaat oluştuğunda başlar.
Bu nedenle bir dinî yapının toplumsal itibarı, yalnızca kendi mensuplarının ona duyduğu bağlılıkla ölçülemez. Kendisine mensup olmayan insanların da onun varlığından endişe duymaması, yaptığı hayırlı hizmetlere güvenebilmesi ve kendi hakkının korunacağından emin olması önemlidir.
Bazen bir yapının gerçek toplumsal itibarı, içerideki bağlılıktan çok dışarıda oluşturduğu güvenle anlaşılır.
Dinî Kimlikle Fiilî Öğreti Birbirini Tutuyor mu?
Tarikat ve cemaatler çoğu zaman kendilerini belirli bir itikadî, fıkhî ve tasavvufî gelenek içinde tanımlarlar.
Bir yapı kendisini Mâtürîdî veya Eş’arî düşünce geleneği içinde, Hanefî veya Şâfiî fıkhı çerçevesinde ya da belirli bir tasavvuf silsilesinin devamı olarak görüyorsa, bu kimliğin verilen eğitimde, okutulan eserlerde ve din adına ortaya konulan görüşlerde de bir karşılığının bulunması beklenir.
Çünkü mezhep veya ilmî gelenek yalnızca tarihî bir isim taşımaz; arkasında asırlar boyunca oluşmuş bir usul, bilgi anlayışı ve yorum birikimi vardır.
Burada liderlerin konumu ayrıca önem kazanır. Şeyh, mürşid veya cemaat önderi insanlar üzerinde güçlü bir manevi etkiye sahip olabilir. Bu etki ilimden, ahlaktan, hizmetten ve yıllar içinde oluşan güvenden doğabilir. Bununla birlikte İslam düşünce geleneğinde şahısların üzerinde kaynak, ilke ve usul bulunur.
Kur’an, sünnet, fıkıh, kelâm ve asırlar boyunca oluşan ilmî birikim dinî yorumun temel zeminini meydana getirir. Liderin şahsî kanaati, manevi tecrübesi veya gördüğü bir rüya, dinin umumî hükmünün yerine geçmeye başladığında bu denge zedelenir.
Sağlam bir gelenek, insanları yalnızca lidere bağlamakla yetinmez; lideri de ilkeye, kaynağa, usule ve ahlaka bağlar.
Kurucudan Sonraki En Büyük İmtihan
Dinî toplulukların en önemli sınavlarından biri, kurucu veya öncü şahsiyetin vefatından sonraki dönemde başlar.
Bir âlim veya mürşid eser bırakır, talebeler yetiştirir, bir hizmet anlayışı oluşturur ve toplumda güven kazanır. Vefatından sonra geriye eserleri ve kurumlarıyla birlikte insanların ona duyduğu güven de kalır. Sonraki kuşakların devraldığı en kıymetli sermayelerden biri belki de bu güvendir.
Zaman içinde kurumlar büyüyebilir, mali imkânlar genişleyebilir, yeni yöneticiler ortaya çıkabilir; siyaset, bürokrasi ve ekonomiyle farklı ilişkiler kurulabilir. Her kuşak kendi zamanının şartlarıyla karşılaşır. Bu nedenle her değişimi bozulma şeklinde yorumlamak sağlıklı olmaz.
Kurucunun bıraktığı ahlaki ve manevi emanet mi kuruma yön veriyor, yoksa kurum o mirasın oluşturduğu güveni kendi nüfuzunu genişletmenin aracına mı dönüştürüyor?
İnsanlar kurucunun temsil ettiği ahlaka ve samimiyete güvenerek zamanlarını verir, bağış yapar, çocuklarını bir eğitim ortamına teslim eder. Bu nedenle sonraki kuşaklara bırakılan miras yalnızca bir isim, bina veya teşkilattan ibaret değildir. Devralınan aynı zamanda insanların güvenidir.
Güven ise büyük bir emanettir.
Kurucunun adı, sonraki yöneticilerin bütün söz ve uygulamalarına kendiliğinden meşruiyet kazandırmaz. Her dinî yapı zaman zaman şu soruyu kendisine yöneltebilmelidir:
Kurucumuzun ismini mi yaşatıyoruz, yoksa bıraktığı emaneti mi taşıyoruz?
Güç Büyürken Maneviyatı Koruyabilmek
Türkiye yakın tarihinde, dinî söylem ve manevi bağlılık üzerinden büyüyen bir yapının zamanla kapalı ve hiyerarşik bir örgütlenmeye dönüşmesinin ağır sonuçlarını FETÖ ve 15 Temmuz tecrübesiyle yaşadı.
Bu tecrübeyi bütün tarikat ve cemaatlere teşmil etmek büyük bir haksızlık olur. Bununla birlikte yaşananların ortaya koyduğu kurumsal ve toplumsal dersleri dikkate almak gerekir.
Kurumsal büyüme, ekonomik güç, sorgulanması güç lider bağlılığı ve siyasî-bürokratik nüfuz aynı merkezde yoğunlaştığında, başlangıçtaki hizmet anlayışından uzaklaşma riski ortaya çıkabilir.
Bu sebeple mesele yalnızca devletin kendisini dinî yapılardan koruması şeklinde ele alınamaz. Dinî toplulukların da kendilerini kontrolsüz güçten, menfaat ilişkilerinden, liderlerin muhtemel hatalarından ve dış yönlendirmelerden koruyacak mekanizmalara ihtiyacı vardır.
Liderin nasıl belirlendiği, yetkisinin hangi sınırlar içinde kullanıldığı, önemli kararların nasıl alındığı, mali kaynakların nasıl yönetildiği ve mensupların yöneticilere soru sorup soramadığı sağlıklı kurum kültürünün önemli göstergeleridir.
Kararların birkaç kişinin elinde toplandığı, mali ilişkilerin yeterince bilinmediği ve liderin sözünün tartışılmaz hâle geldiği yapılar, kendi iç sorunlarının yanında dış yönlendirmelere karşı da daha kırılgan olabilir. Geniş bir topluluğun bütün mensuplarını etkilemek güç olabilir; buna karşılık dar bir yönetici çevresi üzerinde kurulabilecek etki, zaman içinde çok daha geniş bir yapının yönünü değiştirebilir.
Bu ihtimal liderleri peşinen şüpheli hâle getirmeyi gerektirmez. Aksine kurumsal açıklığın, istişarenin, ortak aklın ve denetlenebilirliğin önemini gösterir.
Uluslararası eğitim, kültür, yardım veya ticaret faaliyetleri de çağımızın doğal gerçekleridir. Burada ölçü yabancılarla ilişki kurmak değil, ilişkinin niteliğidir. Gizli finansman, açıklanmayan bağımlılık ilişkileri, hukuk dışı yönlendirmeler ve suç teşkil eden bağlantılar başka bir hukuki alanın konusudur.
Maneviyat ile Ticaret Arasındaki Sınır
Tarikat ve cemaatlerin büyümesi ekonomik ilişkileri de beraberinde getirebilir. Vakıflar kurulabilir, eğitim kurumları açılabilir, yayıncılık yapılabilir ve mensuplar ticaretle uğraşabilir.
Buradaki hassas nokta, manevi bağlılık ile ekonomik menfaat arasındaki sınırın korunmasıdır.
Dinî aidiyet, belirli şirketlerden alışveriş yapma baskısına, belirli ekonomik çevrelere sermaye aktarmanın aracına veya ticari ilişkilerde cemaat sadakatini ölçü hâline getiren bir yapıya dönüşürse manevi ilişki başka bir zemine taşınır.
Vakıf hizmetleriyle ticari şirketlerin hesaplarının birbirinden açık biçimde ayrılması bu nedenle önemlidir. Cemaatin ortak kaynaklarıyla yöneticilerin şahsî ekonomik faaliyetleri arasındaki sınır da görünür olmalıdır.
Çünkü manevi güven aynı zamanda ekonomik güç üretebilir. Bu gücün nasıl kullanıldığını bilmek, öncelikle o yapıya gönül veren insanların hakkıdır.
Bir insan verdiği bağışın nereye harcandığını ve hangi hizmete dönüştüğünü sorabilmelidir. Böyle bir soru emanet bilincinin doğal bir parçası olarak görülmelidir.
Güven büyüdükçe hesap verebilirlik de büyümelidir.
Şeffaflık, yalnızca devletin görmek istediği bir hesap tablosu değildir; mensubun kendi cemaatine duyduğu güvenin de dayanaklarından biridir.
Soru Soran Gençten Neden Çekinelim?
Çocuklar ve gençler bu meselenin en hassas taraflarından biridir.
Bir çocuğun veya gencin manevi terbiyesini üstlenmek büyük bir sorumluluk taşır. Dinî bilgi bu sorumluluğun temelidir; bunun yanında çocuk gelişimi, ergen psikolojisi,
iletişim, mahremiyet, çocuk hakları ve istismarın önlenmesi gibi alanlarda da yeterlilik gerekir.
Çocuk bazen hocasının şahsî tavrıyla dini birbirinden ayırmakta zorlanabilir. Hocanın sertliğini dinin sertliği, yanlış bir uygulamayı İslam’ın hükmü, yöneticinin şahsî kanaatini dinin emri olarak algılayabilir. Bu nedenle bir eğitimcinin yaptığı hata, gencin din algısı üzerinde uzun süreli izler bırakabilir.
Din eğitimi veren insanların ilmî yeterliliği kadar pedagojik ehliyeti de bu bakımdan önemlidir.
Bugünün genci soru soruyor, karşılaştırıyor, kaynak arıyor ve kendisine anlatılan bilginin dayanağını bilmek istiyor. Bu arayışı hemen itaatsizlik veya inanç zayıflığı şeklinde yorumlamak gençle kurulabilecek bağı zayıflatabilir.
İslam düşünce tarihinde tahkik, insanın inandığı hakikati araştırarak ve delilleriyle kavramaya çalışması bakımından köklü bir ilmî geleneğin parçasıdır. İstişare ve ilmî müzakere de bu geleneğin içindedir.
Bu yüzden soru soran genç bazen uzaklaşan değil, hakikati daha sağlam bir zeminde anlamaya çalışan gençtir.
Onun sorusunu dinlemek, cevabı bilinmiyorsa araştırmak ve güvenilir kaynaklarla konuşmak hem ilme hem de genç insanın şahsiyetine duyulan saygının bir göstergesidir.
Devlet ve Diyanet Nerede Durmalı?
Bütün bu meseleler devletin ve Diyanet’in konumunu da önemli hâle getiriyor.
Sağlıklı bir düzen, dinî toplulukların sivil ve manevi alanını korurken kamusal sorumluluğu da göz ardı etmemelidir. Devletin alanı, manevi yollar arasında hakemlikten ziyade hukuk, adalet, kamu güvenliği ve vatandaşlar arasındaki eşitliğin korunmasıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığı ve Din İşleri Yüksek Kurulu ise kendi ilmî ve kanuni çerçevesi içinde sahih dinî bilgi, kaynak, yöntem ve din eğitimi konularında rehberlik sunabilir.
Burada esas alınabilecek yaklaşım, dinî yapıları hak-bâtıl şeklinde devlet eliyle sınıflandırmak yerine, örgütlü ve sürekli din eğitimi verilen alanlarda eğitimci yeterliliğini, kullanılan kaynakların niteliğini, çocuk ve gençlere yönelik eğitimin şartlarını, barınma ortamlarını ve temel güvenlik standartlarını ortak ölçülere bağlamaktır.
Özellikle çocukların ve gençlerin barındığı yurt, ev ve eğitim ortamlarında fiziki şartlar, mahremiyet, çocuk güvenliği ve pedagojik yeterlilik konusunda açık standartlar bulunmalıdır. Mali kurumlar mali şeffaflığı ve para hareketlerini, ilgili kamu kurumları barınma ve eğitim şartlarını, adli ve güvenlik kurumları ise somut suç ve millî güvenlik risklerini kendi hukuki yetkileri çerçevesinde değerlendirmelidir.
Özel hayat ve haberleşmenin korunması da aynı hukuk düzeninin vazgeçilmez bir parçasıdır. Bu alandaki incelemeler somut hukuki gerekçeler ve yargısal güvenceler çerçevesinde yürütülmelidir. Dinî mensubiyet tek başına bir güvenlik şüphesine dönüştürülmemelidir.
Bütün bunların temel şartı tarafsızlıktır.
Siyasî yakınlık denetimin ölçüsünü değiştirdiği anda güven zedelenir. Bir yapıya uygulanan kural başka bir yapı için esnetiliyorsa hem devletin hem denetimin itibarı zarar görür.
Dinî topluluklardan şeffaflık beklenirken devletin de hukuk, eşitlik ve tarafsızlık sunması gerekir.
Vusulsüzlüğümüz Usulsüzlüğümüzdendir
Bütün bu tartışmanın ardından geleneğimizden gelen bir vecize, meselenin özünü oldukça güzel ifade ediyor:
“Vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir.”
Maksada ulaşmakta zorlanıyorsak sebebi her zaman dışarıda aramak yerine, takip ettiğimiz usulü de gözden geçirmek gerekir.
Bu söz, bugün tarikat ve cemaatler açısından güçlü bir öz muhasebe ölçüsü olabilir. Bir dinî topluluk toplumla, devletle veya kendisine mensup olmayan insanlarla ilişkilerinde sürekli sorunlar yaşıyorsa; çevresinde güven yerine endişe oluşturuyorsa; farklı meşrep ve cemaatlerle sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlanıyorsa, bütün bunların sebeplerini yalnızca dışarıda aramak yeterli olmayabilir.
Bazen insanın ve kurumların kendilerine de bakması gerekir.
Amaç ve gaye hâlâ ilk günkü istikametini koruyor mu? Kurucudan devralınan manevi emanet aynı hassasiyetle taşınıyor mu? Zaman içinde gelişen yöntemler o gayeye hizmet ediyor mu? Manevi eğitim insanı daha mütevazı, daha merhametli ve daha adil hâle mi getiriyor, yoksa aidiyet üzerinden yeni bir üstünlük duygusu mu üretiyor?
Özellikle son soru üzerinde durmaya değer.
Bir cemaatin veya tarikatın öğretisi, mensubunda kendisine bağlı olmayan insanlara karşı şefkat ve merhameti artırmıyorsa; başka Müslümanları küçümsemesine, kendisini daha seçkin görmesine veya mensubiyetini manevi bir üstünlük vesilesi saymasına yol açıyorsa hem kişinin hem de içinde bulunduğu yapının kendi eğitim dilini, usulünü ve erkânını yeniden değerlendirmesi gerekir.
Çünkü manevi terbiyeden beklenen neticelerden biri enaniyetin azalması, merhametin genişlemesi ve güzel ahlakın kuvvetlenmesidir. Kendi yoluna bağlılık başka insanlara karşı merhameti azaltıyorsa, şahsî “ben”in yerine daha büyük bir “biz” enaniyeti oluşuyorsa usul ile gaye arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesi gerekir.
“Vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir” vecizesini bu bakımdan bir itham cümlesinden çok, insanın ve kurumun kendisine tuttuğu bir ayna olarak okumak daha anlamlıdır.
Bazen maksada varamamanın sebebini dışarıda aramadan önce yürüdüğümüz yolu ve yürüyüş biçimimizi gözden geçirmek gerekir.
Belki usulü yenilemek de tam burada anlam kazanıyor. Usulü yenilemek, geleneğin özünü çağın şartlarına göre değiştirmek anlamına gelmez. Aksine özü koruyabilmek için gayeye hizmet etmeyen yöntemleri fark edebilmek, değişen şartları okuyabilmek ve gerektiğinde yöntemi yeniden değerlendirebilmek anlamına gelir.
Sonunda Hangi Ölçüye Bakacağız?
Bütün bu tartışmanın sonunda yeniden insana dönmek gerekir.
Bir cemaatin veya tarikatın başarısını yalnızca mensup sayısı, bina, okul, şirket, ekonomik hacim veya siyasî nüfuz üzerinden ölçmek yanıltıcı olabilir. Yetiştirdiği insanın ahlakı, ihtiyaç sahibine yaptığı hizmet, farklı meşreplerle kurduğu kardeşlik, kendisine mensup olmayan insanlarda oluşturduğu güven, gençlerin aklî ve manevi sorularına verebildiği cevap, kurucudan devraldığı emanete sadakati ve güç karşısında ilkelerini koruyabilmesi daha anlamlı ölçülerdir.
Bugün Türkiye’de asıl mesele, tarikat ve cemaatlerin var olup olmaması tartışmasından daha geniştir. Bu yapılar tarihimizin ve sosyolojimizin bir parçasıdır. Üzerinde durulması gereken, değişen toplum içinde nasıl bir ahlaki ve kurumsal duruş geliştirecekleridir.
Dinî topluluklar kendi iç muhasebelerini yaparken devlet adaleti ve eşitliği korumalı, Diyanet sahih dinî bilginin ve ilmî rehberliğin güçlenmesine katkı sunmalıdır. Cemaat mensubu olan insan aidiyetini üstünlük vesilesine dönüştürmemeli; herhangi bir cemaate mensup olmayan insan da mensubiyetsizliğini üstünlük sebebi saymamalıdır.
Çünkü aynı toplumun içinde yaşıyoruz. Birbirimizin komşusuyuz; aynı iş yerlerinde çalışıyor, aynı şehirleri ve aynı ülkenin geleceğini paylaşıyoruz.
Maneviyat ekonomik büyüklükle, hizmet siyasî nüfuzla, mürşidin itibarı çevresindeki kalabalıkla ölçülmeye başladığında asıl maksattan uzaklaşma ihtimali büyür. Bu ihtimale karşı en güçlü dayanaklar ilim, ahlak, ehliyet, istişare, şeffaflık, merhamet ve adalettir.
Mesele gelenek ile modern hayat arasında tercih yapmak yerine, neyin emanet olduğunu ve neyin zamanın şartları içinde yenilenebileceğini ayırt edebilmektir.
Belki “özü korumak, usulü yenilemek” tam da burada karşılığını buluyor: Geleneğin hikmetini korurken yöntemini geliştirmek; lidere hürmet ederken ilkeyi şahsın üzerinde tutmak; hizmeti büyütürken gücün cazibesine kapılmamak; ticaret yaparken maneviyatı ekonomik menfaatin aracına dönüştürmemek; gençlerin sorularından çekinmemek; aidiyeti kardeşliğin önüne geçirmemek ve şeffaflığı güvenin dayanaklarından biri hâline getirmek.
Çünkü bir dinî yapının geleceğe bırakacağı en kıymetli miras, binalarının büyüklüğünden önce yetiştirdiği insanın ahlakı; çevresindeki kalabalıktan önce toplumda oluşturduğu güven; sahip olduğu nüfuzdan önce adalet duygusu; mensuplarından beklediği bağlılıktan önce taşıdığı emanet şuurudur.
Bir dinî yapının insana kazandırdığı maneviyat; onun ahlakına, adalet duygusuna, insanlarla ilişkisine ve emanete bağlılığına yansıyorsa, o yapı taşıdığı manevi mirası geleceğe hakkıyla aktarabiliyor demektir. Çünkü manevi terbiyenin meyvesi insanın iç dünyasından başlayarak ailesine, komşusuna, işine, yaşadığı topluma ve bütün insanlarla kurduğu ilişkiye yansır.
Belki bütün bu uzun muhasebenin sonunda ölçüyü en sade biçimde ifade eden söz şudur:
“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.”
Sevgi ve selamlarımla..
