Yıllardır kendime ve duygularımı anlayacağını düşündüğüm arkadaşlarıma “Keşke sorunumuz doğruları bilmediğimiz için yanlış yapıyor olmamız olsaydı” diyorum. Aslında bu cümle, kendi iç dünyamızda yaşadığımız en sessiz ama en derin çığlığın ifadesidir. Aklımız ve vicdanımız doğru olanı zerre miktar şüphe duymayacak şekilde gösterdiği halde, içimizde tarif edemediğimiz hisler ve duygular, nefsimizle ele ele vererek aklımızı ve vicdanımızı mağlup edip yanlışı tercih ettirip hatalı davranışları yaptırıyor. Çoğu zaman yaptığımız hatalar cehaletten değil, doğruları bize haykıran vicdanımızın sesine kayıtsız kalmamızın neticesidir.
Her insanın kalbinde, doğruyu yanlıştan ayıran keskin bir ses vardır. Bu ses bazen bir fısıltı kadar hafif, bazen bir yük kadar ağır olabilir. Ne var ki menfaatlerimizle çeliştiğinde ya da nefsimizin hoşuna gitmediğinde, vicdanımızdan gelen o “sessiz çığlık” giderek kısılır. İnsan, bilerek ve isteyerek ısrarla yanlış yapmaya devam ettiğinde vicdanındaki beyaz sayfalara siyah bir nokta bırakmış olur. Bu siyah noktalar zamanla vicdanı kaplar ve o ses artık duyulmaz hale gelebilir.
Toplum olarak yaşadığımız sorun, aslında vicdanımızın sesine duyarsız hale gelişimizdir. Doğruyu bildiğimiz halde yanlış olanı seçmek, bizi dışarıdan değil içeriden çürüten bir zayıflıktır. Yanlış tercihlerin ardından gelen huzursuzluk hissi, insanın kalbinde kapanmayan küçük yaralar açar. Bu yaralar tedavi edilmediğinde, toplumun genel psikolojisine yansır; insanlar arasında güven azalır, merhamet zayıflar, adalet duygusu körelir.
Bazen yanlış bir davranışın ardından gece yatağa girdiğimizde içimize çöken o sıkıntı, farkında olsak da olmasak da vicdanımızın bize gönderdiği bir uyarıdır. “Ben buradayım, sen doğruyu biliyorsun, ama kaçıyorsun” der.
İnsan çoğu zaman kendi iradesinin sınırlarını çok acı bir biçimde fark eder. Doğru olanı bilir, yanlışın zararını görür, vicdanı uyarır; fakat yine de nefis, alışkanlık, menfaat veya zaaflar karşısında zayıf düşer. Bu zayıflık aslında insan olmanın değişmez bir parçasıdır. İnsan mükemmel değil; tökezleyen, yanılan, bazen doğruları bile bile yanlışın içine sürüklenen bir varlıktır.
Böyle anlarda insan kendi zaafını hisseder. Vicdan çağırır ama nefis sürükler. Akıl uyarır ama alışkanlık baskın gelir. Nefis, insana her zaman kolay olanı cazip gösterir.
İnsan, yanlışın ardından vicdanını susturmayı başarsa bile, içindeki o derin boşluk yine de dolmaz. Çünkü doğruyu seçmek, sadece bir kuralı yerine getirmek değil; insanın kendi yaratılış gayesine sadık kalmasıdır.
İnancımızla ve toplumun değer yargılarıyla çelişen menfaatlerimize rağmen doğru olanı tercih etmek, iyiden yana taraf tutmak her insanın kendisine verebileceği en büyük değerdir.
Bu değerler dünyasında kalıcı olabilmek için “Ya Rabbi, beni göz açıp kapayıncaya kadar dahi nefsimle baş başa bırakma” diyebilmeliyiz.
Toplumu oluşturan insanlar arasında sadakat duygusu kaybolursa, ilişkilerde samimiyet, davranışlarda ahlak, sözlerde güvenirlik kaybolur. Oysa vicdanın sesi, bireyin kendisiyle ve yaşadığı toplumla barışık olduğu bir yaşamı öğütler .
Sonuç olarak mesele, yanlışları bilmeyişimiz değil; bildiğimiz doğruları yaşamaktan kaçışımızdır. Vicdan, insana yol gösteren en berrak pusuladır. O pusulayı takip ettiğimiz ölçüde hem iç dünyamızda, hem toplum hayatında huzur mümkün olabilir. İçimizdeki doğruya sadakat gösterebildiğimiz her an, hem kendi ruhumuzu aydınlatır hem de yaşadığımız topluma borcumuzu ödemiş oluruz.
