İnsan, çoğu zaman hayatı; yetişkinliğinde öğrendiği fikirlerle çocukluk hatıralarını yan yana getirerek anlamaya çalışır. Benim hafızamda da çocukluğumdan kalan birçok anı var. Bunlardan biri de annemin beni çamaşır leğeninde yıkadığı anlardır.
Saçımı sabunladığında gözlerime sabunlu su kaçar, canım yanardı. Tam o sırada başımın üstünden teknenin içine bir ceviz atardı; suyun içinde o cevizi bulduğumda, “Anne bak ceviz buldum,” derdim. Annem de bana, “Tavandan fare ceviz düşürdü,” derdi. Ben de inanır, tahta tavanda boşluk arardım.
O zamanlar bunlar annemin bizi eğlendirmeye ve dikkatimizi dağıtmaya çalıştığı sıradan çocukluk oyunlarıydı. Şimdi dönüp baktığımda görüyorum ki o anların içinde bir annenin sevgisi, emeği, gençliği ve geleceği saklıymış.
Köydeki eski evimiz üç katlıydı. İlk iki katı taştan, üçüncü katı ahşaptandı. En alt katta inekler, otlar ve ineğin altına sermek için kuru yapraklar olurdu. İkinci kat günlük hayatın merkezidir. Yemek orada yenir, insanlar orada oturur, gündelik işler orada yapılırdı. Hayat orada akardı. Üst katta ise yatak odaları bulunurdu.
Mutfak olarak kullandığımız geniş bölümde büyük bir ateşlik vardı. Ateşlik tavanından sarkan zincirin ucundaki kazanlarda günlük yemekler ve daha çok kara lahana mancası pişirilirdi. Ateşlik zeminindeki pileki taşına lahana yaprakları serilir, üzerine mısır ekmeği döşenir, yarma odun ateşinde pişerdi. Ateşliğin yan tarafında tavandan sarkıtılmış iplerle bağlanmış ahşaptan yapılmış yayvan yayığımız asılırdı; yayığa döktüğümüz yoğurtları yayıkta vurur, mis gibi tereyağı ve ayran yapardık. Ayranı kestirir minci yapardık. En sevdiğimiz yiyecek; sıcak mısır ekmeği içerisine konmuş tereyağı ve minci ile köy yoğurduna doğranmış mısır ekmeği kabuklarıydı.
Köyde evin bu bölümüne ev içi denirdi. Ev içinde taş duvar kenarında bir çeşmemiz vardı. Musluğun altında akan suyun tahliyesi için evin dış kısmına doğru meyilli bir akar bulunurdu. Yarma odunlarıyla yakılan ocağın ateşiyle kararmış güğümlerde su ısıtılır, bulaşık ve çamaşırlar burada yıkanırdı. Annem de bizi burada alüminyum çamaşır leğeninde yıkardı.
Bugün geçmişteki o anılarıma dönüp baktığımda annemin emeğinin büyüklüğünü daha iyi anlıyorum. Isınan su, pişen ekmek, temiz elbiseler, düzenli bir ev, büyütülen dört çocuk… Bunların arkasında görünmeyen, ne büyük bir fedakârlık varmış.
O kararmış güğümlerde ısıtılan sularla şefkatle bizi büyüten eller, ne yazık ki zamanın amansız akışına yenik düştü. Şimdi annem yaşlandı, yaşlılık ve hastalıklar belini büktü. Bir zamanlar köyün dik yokuşlarını sırtında yükle çıkan annem, bugün düz yolda bile zor yürüyebiliyor. Hastalıklar artık onu hayattan yavaş yavaş çekiyor.
Onu böyle görmek içimi çok acıtıyor. Beni ve kardeşlerimi onca emekle büyüten bir anneye yaşlılığında ve hastalıklarında derman olamamak insanın ruhuna ağır geliyor.
Ne yaparsam yapayım kalbim teskin olmuyor. Bu derin çaresizlik içinde ruhumu ayakta tutan tek şey, Allah’a ve ahirete imandır. Çünkü insan gücünün ve beklentilerinin bittiği yerde bir dayanak ve teselli arar.
Belki de insan hayatı iki şey arasında geçer: Hatırlamak ve inanmak. Hatıralar bize sevgiyi gösterir; iman ise hiçbir şeyin kaybolmadığını fısıldar.
Bu yüzden annemin emeğini düşündüğümde içimde hüzünle birlikte derin bir saygı beliriyor. Ve bütün bu hatıraların içinden süzülen bir hakikat, kalbimde tek bir cümleye dönüşüyor:
“Madem O var, her şey var.”
Sevgi ve selamlarımla...
