Bir köşe yazısında, bir sayfayı bile tam doldurmayan bir makalede; en az bir kitap dolusu hakikati ve manayı içerisinde barındıran bir meseleyi tüm yönleriyle eksiksiz olarak ifade edemezsiniz.
Öyleyse niçin yazıyoruz?
Tabii ki okuyucularımızın zihninde günlük siyasi, ekonomik veya magazin haberlerinin dışında farklı bir pencere açmak ve o pencereden hayatın ve olayların biraz daha dikkatle, farkındalıkla görülebilen meselelerine yönlendirmek için...
Zira günlük hayatımızda zihnimizin, duygu ve düşüncelerimizin çoğu; bizim kişisel ihtiyaçlarımızı ve ruhsal sorunlarımızı karşılamaktan çok uzaktır.
Gelin, bugün o pencerelerden birini aralayalım ve şu ayetin ifade ettiği mana denizinden bir damlaya beraberce bakalım:
” Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana gelen her kötülük de nefsindendir.” İlk bakışta nefse ağır gelen, hatta insanı hayretler içinde bırakan bir hüküm bu... İnsan sormadan edemiyor: Kazandığımız başarılar, yaptığımız iyilikler bize ait değilse neden onlarla emrolunuyoruz? Madem iyilikte payımız yok, o halde sorumluluğumuz nerede başlıyor? Gelin, bu ince çizginin hikmetini beraberce anlamaya çalışalım.
Bazı hakikatlerin anlaşılması için zamanın ve mekânın ruhuna uygun olan misallerin veya temsillerin kullanılması; insan zihninin soyut kavramları somut tecrübelerle eşleştirerek meseleyi daha derinden ve kalıcı bir biçimde kavramasına imkân tanır.
Bu meselenin de daha iyi anlaşılması için şöyle bir misal verilebilir:
Büyük bağlar ve bahçeler sahibi varlıklı bir zat, büyük bir elma bahçesini belli saatlerde sulanması amacıyla bir kişiyi işe alır. İşe aldığı kişinin ücretini fazlasıyla ve peşin olarak öder; kendisine yapacağı iş gösterilerek öğretilir. Görevi sadece sulama sisteminin düğmesini günün belli saatlerinde iki kez açmak ve belirlenmiş bir zaman sonra kapatmaktır. Hatta ihtiyaç duyması halinde, cep telefonuna tanımlanan bir programla bu işi uzaktan bile takip edebilmektedir.
Bu şahıs, elma hasat işlemlerinin bittiği sezon sonunda elde edilen devasa kâr üzerinde "Benim de hakkım var!" diyebilir mi?
Elbette ki diyemez. Çünkü o meyve bahçesinin sahibi değildir; toprağı o kazmamış, meyve fidanlarını o dikmemiş; meyve ağaçlarının budamasını, gübrelemesini ve yabancı ot mücadelesini o yapmamıştır. Hasat zamanı; toplama, taşıma, depolama ve satış gibi kendisinin dahil olmadığı onlarca iş ve bağlantı yapılmıştır. İşte böyle bir meselede, elma hasadından elde edilen kâr üzerinde hak iddiasında bulunan bir adama herhalde "divane oldu, kafayı bozdu," derler; onu ciddiye almazlar. Öyle değil mi?
Fakat aynı şahıs, sulama sistemindeki düğmeleri zamanında açıp kapatmazsa bahçede oluşan zarar ve ziyandan sorumlu olmaz mı? Elbette ki sorumlu olur.
Bu sorumsuz adam; "Benim ne suçum var, ben ne yaptım ki, sadece düğmeye basmadım," deyip işin içinden sıyrılabilir mi? Elma bahçesi için yapılan bunca harcama ve emeğin zayi olmasından sorumlu olmaz mı?
İşte bu dünyada iyilik ve kötülüklerde insanların konumu, bu misaldeki ücretini peşin olarak almış kişi gibidir. Bir elmanın dalından kopartılacak hale gelmesi için -bizim şimdiki bilgilerimizle- yüzlerce sebebin büyük bir uyum ve ittifak içerisinde, el ele, omuz omuza verip hareket etmesi gerekmektedir.
Peki; güneş sistemi ve ay kimin? Atmosfer tabakaları ve hava kimin? Toprak ve mikroorganizmalar kimin? Su ve meyve fidanları kimin?
Meyve fidanlarındaki mükemmel sistemleri ve o sistemlerin güneşle, havayla, toprakla, bakterilerle, mikroorganizmalarla ve su ile olan -görmediğimiz ve bilemediğimiz daha niceleriyle- irtibatlarını ve alakalarını sen kendi ilminle ve kuvvetinle mi yapıyorsun da elma senin olsun?
Fakat bu bahçede kaliteli ve bol verimli elma hasadı için gerekli olan bütün tedbir ve masraf yapıldığı halde, en kolay ve rahat şekilde yapılacak olan sulama sisteminin düğmelerini açıp kapamayan adam ne büyük bir cürüm işlemiş olur, değil mi?
Bizim payımız, bu devasa sistemin ve mükemmel uyumun içerisinde sadece milyonda birlik bir “niyet” mertebesindedir. Niyet sadece bir fikir veya duygu mertebesidir ve niyet, yaratmaz; sadece yönelir.
Evet, mülk Allah’ındır. Sen de O’nun mülkünde işliyorsun. Sen dahi O’nun mülküsün. Sen, senin üstünde cereyan eden sistem ve düzene bile mâlik değilsin.
Belki de bu meselede en zorlandığımız nokta şurası olabilir: "Ben masum olduğum bir meselede haksızlığa uğradığım halde, başıma gelen bir fenalık nasıl benim nefsimden olur?" sorusudur.
Evet; insanlar zulmeder fakat kader adalet eder. Bir hâkim sizi işlemediğiniz bir suçtan, çeşitli sebeplerden dolayı mahkûm edebilir. Görünürde bu bir zulümdür. Ancak kader; o zalim ve haksız hâkimin hükmünü bir infaz memuru gibi kullanarak, o mahkemede kimsenin bilmediği ama sizin nefsinizin derinliklerinde gizlediğiniz başka bir suça bakar ve adalet eder.
Hâkimin haksız yere sana verdiği cezada kader, hakiki suçuna bakar; aynı hükümle adalet eder. İnsanlar o suçunuzu bilmez ama kader bilir ve o haksız tokatla aslında haklı bir cezayı infaz eder. Onun için:
“Beşer, zâhirî esbaba bakar; bazen yanlış eder, zulmeder. Fakat kader, başka noktalara bakar, adalet eder.” Neticede kader, sadece dünya hayatına bakıp hüküm vermez. Çünkü: “Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor.”
İyiliği Allah’a nispet etmek bizi kibrin zehrinden, fenalığı kendimize almak ise sorumsuzluk gafletinden kurtarır.
Sevgi ve selamlarımla…
