Bugün 18 Mart... Çanakkale’nin o dar boğazında maddî vücut libaslarını bu vatan için fedâ eden, hayatlarını ebedî bir nehre dönüştüren dedelerimizin aziz hâtırasına küçük bir vefâ borcu olarak bu satırları kaleme aldım.
Hayatın bir bitiş değil, ruhun zâtında ebediyete doğru akan kesintisiz bir şuur ve ayinedarlık yolculuğu olduğunu; şehadetin ise bu yolculuktaki en berrak uyanıklık hâli olduğunu paylaşmak istedim. Maddenin dar kalıplarından sıyrılıp ruhun bekâsına ve o büyük "Şahitliğe" dair bir tefekkür yolculuğunda buluşmak dileğiyle. Tüm şehitlerimizin ruhları şâd olsun.
Hayat; Allah’ın "Hayy" isminin bir tecellîsi olarak ruhun zâtına takılmış ve ebediyete doğru hiç durmadan akan nuranî bir nehir hükmündedir. Bu nuranî akış, ruhun henüz madde ile hemhâl olmadığı Elest Bezmi’nde kaynamaya başlar ve sonsuzluğa doğru kesintisiz bir seyir hâlinde akar gider.
Ruh, bu kutlu yolculukta; anne rahminde maddeye bürünür, ardından dünya hayatında devamlı olarak değişime uğrayan maddî ceset libasını giyerek Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellîlerine ayinedarlık yapar. Ölümle beraber; dünya hayatı boyunca giydiği ve devamlı olarak değişim ve dönüşüm geçiren vücut libasını Berzah âleminde çıkartır.
Haşrin sabahında ise hiç eskimeyecek bâkî bir libası giyerek Sırat’tan geçip Cennet veya Cehennemin sonsuz ufkuna uzanan hayat yolculuğuna devam eder. Mekânlar ve libaslar değişse de hayat, ruhun zâtında Allah’ın isim ve sıfatlarına ebedî olarak ayinedarlık yapmaya devam eder. Çünkü insanın yaratılışının gereği olarak: "Bâkînin âyine-i zîşuuru, bâkî olmak lâzım gelir." Yani, Bâkî-i Hakikî'nin şuurlu aynası olan insan da bekâya mazhar olur.
İnsan hayatının akışı içerisinde şehitlerin hayatı, ruhun madde ile olan o ince bağının kopuş anındaki eşsiz bir "farkındalık" hâlini temsil eder. Hayat, ruhun zâtına takılmış nuranî bir nehir, şehadet ise; bu nehrin yatağındaki, yani bedenindeki engelleri ve dar kanalları hissetmeden, en berrak ve coşkulu hâliyle akmaya devam etmesidir.
Şehit, ulvî bir gaye uğruna ruhunu teslim ederken öyle yüksek bir manevî rızıklanma ve şuur içindedir ki üzerindeki beden libasının kendisinden alındığını fark etmez. Kapı kapanmış, ev değişmiştir; ancak ruh, hayatın kendi zâtındaki sürekliliğine o kadar odaklanmıştır ki bu değişikliği bir "ölüm" yani hayatın sönüşü olarak algılamaz. Normal ölümlerden farklı olarak şehitler, Berzah âleminde öldüklerini bilmeden yaşarlar; kabirde sual olunmazlar.
Tıpkı 111 yıl önce Çanakkale’nin o dar boğazında, bir "hayat nehrine" dönüşen dedelerimiz gibi... Onlar, o gün maddî vücut libaslarını birer bayrak gibi toprağa sererken, aslında o büyük "Şahitliğe" imza atıyorlardı. Bugün Yarbay Hüseyin Avni Bey’den Yahya Çavuş’a kadar her bir can; ölümün bir bitiş olmadığını, sadece daha hür ve nuranî bir hayata geçiş olduğunu asırların ötesinden bize haykırıyorlar.
Şehitler, Allah'ın kendilerine dünyada vaat ettiği nimetlere erişerek hakikate bizzat 'şahit' olurlar. Onlar için hayat nehrinin akışı hiçbir sarsıntıya uğramaz; ölüm acısını hissetmeden, bedenin ağır bağlarından sıyrılarak nuranî bir hafiflikle, daha güzel bir âlemde nimetler içerisinde hayatlarını devam ettirirler. Bu durum, hayatın sadece ruhun bir hassası olduğunun; bedenin ise insan ruhu için sadece geçici bir libas hükmünde bulunduğunun en somut delilidir.
Neticede hayat, madde cinsinden olmadığı için maddî kıstaslarla tanımlanamaz; o, doğrudan doğruya İsm-i Hayy’ın tecellîsinden gelen ruhanî bir cevherdir. Şehadet ise ruhun beden libasından soyunurken takındığı o muazzam uyanıklık hâlidir. Ruhun zâtındaki bu "şuurlu ayinedarlık" görevi, ölümle sona ermez; aksine beden perdesinin kalkmasıyla daha sâfî bir mahiyet kazanır.
Hayat; başlangıcı olan fakat sonu olmayan, durdurulamaz ve nuranî bir nehir olarak, üzerinden geçtiği zeminler ne kadar değişirse değişsin, ebediyet deryasına doğru o muazzam ayinedarlık vasfıyla akmaya devam eder.
Bu satırlar, toprağın bağrında birer "hayat pınarı" olarak çağlamaya devam eden aziz ecdadımızın hâtırasına birer Fâtiha hükmünde kaleme alınmıştır.
Tüm şehitlerimizin şahitliğine saygıyla...
Sevgi ve selamlarımla...
