Bu hafta camilerde okunan cuma hutbesinin konusu, bağımlılıkla mücadeleydi.
Bağımlılık kavramı, bebeklerin annelerine olan bağlılığından ülkelerin birbirine duyduğu siyasi, sosyal ve ekonomik bağımlılığa kadar geniş bir yelpazede ele alınabilir. Ancak günümüzde toplumun büyük bir kısmını etkileyen ve hızla yaygınlaşan sorun, dijital bağımlılık olarak öne çıkıyor.
Dijital bağımlılık, bireylerin dijital cihazlara ve içeriklere ölçüsüz biçimde yönelmesi ve zamanla kullanım üzerinde kontrolünü kaybetmesi olarak tanımlanıyor. Sosyal medya beğenileri, yorumlar ve takipçi sayıları gibi anlık geri bildirimler, beynin ödül mekanizmasını tetikliyor ve dopamin salgısını attırıyor. Bu döngü, kişiyi aynı davranışı tekrar etmeye itiyor. Sonuç olarak telefonunu elinden bırakamayan, cihazının sahibi değil, adeta mahkûmu hâline gelen bireyleri oluşturuyor.
Sonuçta, sosyal medya akışında kaybolup saatlerini harcayan, ailesine ve topluma karşı sorumluluklarını ihmal eden bir kitle oluşuyor.
Dijital dünya, yalnızca sosyal medya ile sınırlı kalmıyor. Çevrimiçi oyunlar ve dijital kumar hem maddi hem psikolojik bağımlılık yaratabiliyor. “Kazanç” hırsı veya heyecan arayışı, bireyleri tekrar tekrar riskli davranışlara yönlendiriyor. Öte yandan, sosyal platformlarda kişinin kendisini olduğundan farklı göstermesi de modern bir bağımlılık biçimi olarak dikkat çekiyor. İnsanlar, beğeni ve onay almak için gerçek kimliklerini gizleyebiliyor ve sahte imajlar üzerinden değer görmeye çalışabiliyor. Bu durum, kişilerin iç huzurunu hem de toplumsal ilişkilerini olumsuz etkiliyor.
Bağımlılıkla mücadele, her bilim dalının kendi bakış açısıyla katkı sunabileceği bir alan olarak değerlendirilebilir. Ancak sorun yalnızca psikoloji, eğitim veya teknoloji ile sınırlı kalmıyor; bireyi, aileyi ve toplumun tamamını ilgilendiren çok katmanlı bir problem olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle çözümün tek bir disiplinle sınırlı kalması zor görünüyor.
İnsan hayatının her safhasında olduğu gibi, İslam’ın fıtratla uyumlu “orta yol” yaklaşımı, bu noktada da yol gösterici olabilir. Aşırılıklardan sakındıran, makul olanı serbest bırakan bu “itidal” anlayışı dijital dünyayı tamamen yasaklamanın tek başına bir çözüm olmayacağını bildiriyor.
Dijital bağımlılık, teknolojiden değil; dijital platformların yeterince denetlenmemesi, sınırlamalar getirilmeden, kontrolsüz ve amacı dışında herkes tarafından kullanılabilmesinden kaynaklanıyor.
Çocuklar için sınırlar koymak ve yönlendirme yapmak çoğu zaman gerekli bir uygulama olarak değerlendirilir. Yetişkinlerde ise mesele, yasaklardan çok fıtratla uyumlu orta yolu bulmak ve ölçüyü tutturmakla ilgili olarak görünüyor.
Günümüzde kamu hizmetlerinden bankacılığa, eğitimden sağlık sistemine kadar pek çok işlem dijital ortama taşınmış durumda. E-Devlet üzerinden randevu almak gibi uygulamalar, dijital kullanımı neredeyse kaçınılmaz hâle getiriyor. Bu zorunlu kullanım,
asla bir bağımlılık olarak nitelendirilemez.
Zorunlu dijital kullanımın hayatı belirgin biçimde kolaylaştırdığı, buna karşılık keyfî ve kontrolsüz dijital tüketimin zaman zaman çeşitli zorluklara yol açtığı görülüyor. Özellikle dijital kumar, sahte kimlikler ve yapay imaj oluşturma çabaları, bireylerin hem psikolojik dengesini hem de toplumsal ilişkilerini olumsuz etkiliyor. Bu nedenle yalnızca bireysel farkındalık değil, devletin de dijital platformlarda manipülatif içerikleri, sahte kimlikleri ve algı oluşturmayı sınırlandırıcı tedbirler alması önem taşıyor.
Teknolojiye ve dijital platformlara tamamen yasakçı bir bakış açısıyla yaklaşmak çözüm üretmez; ancak bireyi ve toplumu maddi ve manevi zararlardan koruyacak düzenlemelerin devlet tarafından etkin biçimde hayata geçirilmesi kaçınılmaz görünüyor.
Sevgi ve selamlarımla…
