Hayrettin UZUN
Köşe Yazarı
Hayrettin UZUN
 

DEĞNEKLER!..

Bahçenin temizliğini yaptık. Eski hasat artıklarını, çeri-çöpü topladık. Meyve ağaçlarını budadık. Çürüyüp toprak olacakları da ayırdık. Geri kalanları, hanım; bunları yak külleri bana lazım, onlar ile yeni bahçe yapacağım deyince, bende iki-üç kalın odun ile bir ateş kurup onları yaktım, ancak bir süre sonra ateşin ortası iyice yanınca kıyındakiler sönmeye başladı. Ateşi yeniden toparlamak için, ilk koyduğum kalın odunlardan birine dokundum. Ateş daha fazla dağılmaya başlayınca vazgeçtim. Bu sırada gözüme, ateş ocağının kenarında duran birkaç değnek ilişti. İki tanesini aldım ateşi bir güzel toparladım. Değnekler ile işim bitince, onları ateşin tam ortasına atıverdim. O anda içimde bir muziplik belirdi, kendi kendime kahkahalar atarak, gülmeye başladım. - Kendi kendine konuşup, gülene deli derler biliyorsun değil mi? Diye seslendi hanım. + Yok hanım; şu değneklerin halini görünce aklıma bizim ülkemiz ve ülkemizdeki siyasi partilerin hali geldi de ona acı-acı gülüyorum.     Çocukluğumuzda Rize Kütüphanesinin köşesinde el arabasının üzerinde kuru yemiş-bisküvi satan bir meczup vardı. Kendi kendine konuşur dururdu. Genelde Allaha yakarır, bazen de sitem ederdi. Yine bir gün tezgahını kurmuş beklerken, işaret parmağını gökyüzüne kaldırarak; -Tabi sen yaratansın, ol deyince olduruyorsun. Oh ne güzel, hurilerinle orada keyfin yerinde. Hiç düşünmezsin bu kulunu dünyaya gönderdim, acaba o orada ne yer? ne içer? kimsesi var mı-yok mu? diye. Kendi kendine serzenişte bulunurken; yan taraftan geçen iki bayan; +Şu adam deli midir? Nedir? Hem kedi kendine konuşuyor, hem de eliyle gök yüzünü gösteriyor, dediler. Ve hızla oradan uzaklaşmaya başladılar. Bunun üzerine; -Ey Allah’ım görüyor, işitiyorsun değil mi? Benim için deli midir? Diyorlar. Bu zamanda seninle direkt konuşabildiğime göre, elbette deliyim. Ya neyim? Ya ne…? Bir sorun ortadan kalkınca, sorunun varlığı da ortadan kalkar. İyi de bu sorun, bazılarının var oluş sebebi ise, o sorunun bitmesi – çözümlenmesi işlerine gelir mi? Elbette gelmez. O soruna başka bir boyut kazandırarak, dallandırıp, budaklandırarak bir çeşit devamını isterler. Çünkü oradan beslenirler. Seksenli yılların başında askerliğimi yaparken hasta oldum. Ankara’da Gülhane Askeri Hastanesinde onbeş gün yattım. Oda arkadaşım hastaneye bir hafta öncesinden yatan, Adıyamanlı bir asker idi.  İkici günde hemşire hanım, odaya gelerek ona bir mektup uzattı. O arkadaş mektubu bir süre elinde tuttu, sonrada açmadan yanındaki komidinin üzerine bıraktı. Hareketlerinden okuma yazma bilmediğini fark edince; -Mektubu okumamı ister misin? Diye seslendim, +Olur, buyurun diyerek mektubu bana uzattı. Mektubu açıp okumaya başladım ancak çok da zorlandım. Hem telaffuzu zor, hem de arada bilmediğim kelimeler var. Fakat karşımdaki okuduklarımı anlıyor seviniyordu. Derken hemşire hanım tekrar odaya girdi. Hemşire kırk yaşlarında gayet bakımlı ve güzel bir kadındı. Net Türkçe konuşuyordu. Bana; sen nasıl Rizelisin? şiven yok, diye takılmıştı.   *İyi iyi okumuşsunuz, ne yazmışlar sana kürt? Dedi. Ben bir anda bozuldum, çünkü o güne kadar böyle insanların yüzüne-yüzüne Kürt, Laz, Çerkez Gürcü v.s.. diye hitap edildiğini hiç duymamıştım. Benim durumumu fark eden hemşire; *Bende o bölgedenim, yani Kürt’üm. Sen ilk defa mı Kürt görüyorsun? Ne yani Kürtlerin kuyruklu falan olduğunu mu sanıyordun? diye de espri yaptı. Demek ki benden önce tanışmışlardı. -Hayır-hayır ne münasebet nihayetinde hepimiz insanız.  Mektupta da özetle bir kız çocuğu olduğunu yazmışlar, anlayabildiğim kadarıyla, dedim * Çok sevindin mi? Hadi yine iyisin!.. Sen babanın yerine ağa olunca, bu kızı kaç köy karşılığında everirsin? Diye seslendi arkadaşa.  + Abla, babam beni everirken iki köy vermişti. Ben şimdiden onu en az üç köy olarak geri alacağım. Daha önceleri yarım-yamalak bir şeyler duymuştum ancak o arkadaş ile enine boyuna konuşunca, işte o zaman doğudaki feodal yapının varlığından, birde kendine özgü biat sistemine dayalı din anlayışından, Ağalık sisteminden haberdar oldum. Bu sistem tam anlamıyla, sömürü düzenidir. Sömürenler ise çok güçlü ve organizedir. Bir de yaşamın alışkanlığı, kültürel alışkanlıklar, dinsel inançlar toplumlarda değişimin önündeki en büyük engellerden biri olsa gerek. Muhakkak ki seksenli yıllardan günümüze bir takım şekil değişiklikler olmuştur. Ancak bunlar asla özde değişim değildir.  Ta o günlerden bugüne değin, T.B.M.Meclisi ’ne seçilen Kürt kökenli millet vekillerinden bu feodal yapının düzeltilmesi için çaba sarf eden birilerini duydunuz mu? Daha adil, daha özgür, daha demokratik bir düzen için uğraşanı gördünüz mü? Onlar da bu düzenin bir parçası olup, değişimi asla istemezler. Sorunlar ortadan kalkar veya azalır ise bu sorunlardan beslenen kendileri ve ortamları zarar görür. Orta Doğu uzmanı değilim. Ancak anladığım kadarıyla; Son zamanlarda birileri tarafından parmakla gösterilip, seçtirilen DEM partisinin de tüm gücüyle uğraştığı, sorunun ortadan kalkması değil, şekil değiştirerek devam etmesidir. Türkiye içerisinde madem terör olayını daha fazla devam ettirip, ondan yararlanamayacağız, çünkü öyle isteniyor, öyle ise Abdullah Öcalan’ı siyasi figür yapıp, Yine Kürt vatandaşların önüne atıp, oylarını bloke edip, yolumuza devam edelim düşüncesidir. DEM milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit yaptığı açıklamada; Meclisin, Abdullah Öcalanın ayağına gitmesini terör örgütü şart koştu diyerek, niyeti açıklamıştır. Suriye’nin İçerisine entegre edilecek örgüt uzantılarının, yarın bir gün devleti ele geçirip, hazır bir devleti dönüştürmeyeceklerinin garantisi var mı? Asıl hedef bu mudur?     Kürt vatandaşlarımızın, aydınlarının, okumuşunun, yazanının, siyasetçisinin bilemeyip te sadece Öcalanın bildiği ve o olmaz ise çözülemeyecek sorun nedir? Abdullah Öcalanın başına bir şey gelseydi, bu kürt sorunu sonsuza dek çözümsüz mü kalacaktı? Abdullah Öcalanın siyasi figür olması hem içeride hem de dışarıda kimin işine yarar? Özellikle dış güçler, yıllarca beslediği terör örgütünü yok sayar mı? Öcalan zamanında; tüm enerjisini, Mecliste, Kürt sorununun çözülmesi, Türkiye’yi oluşturan vatandaşların demokratik haklarının gelişmesi yönünde kullanacağına, dünyadaki tüm ülkelerde ırka dayalı politikalar bitmiş, vatandaşlık kavramı uygulanırken, tekrar ırkçılığa dayalı, bir terör örgütü kurarak, Marksis- Leninist çizgide olduğunu söyledi. Binlerce katliam etti. Rusya’da bir büro açtı. Ancak silahlarını veren ve onları eğiten, koruyup-kollayan, onlara resmi bütçesinde para yardımı koyan başta ABD olmak üzere, kapitalist batılı ülkeler. Ülkelerini onlara açan, barındıran komşu Müslüman ülkeler. Peki bu ülkelerde kendi içlerinde ırkçılığa dayalı bir sisteme izin veriyorlar mı? Kesinlikle hayır!.. İnsanlığın ilk doğuş ve yerleşim yerlerinin başında olan Ota Doğu, özellikle petrolün varlığından sonra, dünyadaki her ülkenin gözünü diktiği ve kedi ülkesi adına sinsice planlar yaptığı yer haline gelmiştir. Burada huzur ortamından çok kaostan beslenmeyi yeğlemişlerdir. Bizde ise hesap basit, Kürt oylarını biz yeterince alamıyor isek, o zaman istemediğimiz bir yere gidip bütünlük oluşturacağına, kontrolümüz altında bir yerde bloke olsun. Soru şu; kim istiyor? Hem içeride hem de dışarıda kimin işine yarar? Çözüm konusunda bizler çok samimiyiz de muhataplar samimi mi?  İşi bitince ateşin ortasına atılacak, değnek olmaya değer mi?    
Ekleme Tarihi: 29 Kasım 2025 -Cumartesi

DEĞNEKLER!..

Bahçenin temizliğini yaptık. Eski hasat artıklarını, çeri-çöpü topladık. Meyve ağaçlarını budadık. Çürüyüp toprak olacakları da ayırdık. Geri kalanları, hanım; bunları yak külleri bana lazım, onlar ile yeni bahçe yapacağım deyince, bende iki-üç kalın odun ile bir ateş kurup onları yaktım, ancak bir süre sonra ateşin ortası iyice yanınca kıyındakiler sönmeye başladı. Ateşi yeniden toparlamak için, ilk koyduğum kalın odunlardan birine dokundum. Ateş daha fazla dağılmaya başlayınca vazgeçtim. Bu sırada gözüme, ateş ocağının kenarında duran birkaç değnek ilişti. İki tanesini aldım ateşi bir güzel toparladım. Değnekler ile işim bitince, onları ateşin tam ortasına atıverdim. O anda içimde bir muziplik belirdi, kendi kendime kahkahalar atarak, gülmeye başladım.

- Kendi kendine konuşup, gülene deli derler biliyorsun değil mi? Diye seslendi hanım.

+ Yok hanım; şu değneklerin halini görünce aklıma bizim ülkemiz ve ülkemizdeki siyasi partilerin hali geldi de ona acı-acı gülüyorum.    

Çocukluğumuzda Rize Kütüphanesinin köşesinde el arabasının üzerinde kuru yemiş-bisküvi satan bir meczup vardı. Kendi kendine konuşur dururdu. Genelde Allaha yakarır, bazen de sitem ederdi. Yine bir gün tezgahını kurmuş beklerken, işaret parmağını gökyüzüne kaldırarak;

-Tabi sen yaratansın, ol deyince olduruyorsun. Oh ne güzel, hurilerinle orada keyfin yerinde. Hiç düşünmezsin bu kulunu dünyaya gönderdim, acaba o orada ne yer? ne içer? kimsesi var mı-yok mu? diye. Kendi kendine serzenişte bulunurken; yan taraftan geçen iki bayan;

+Şu adam deli midir? Nedir? Hem kedi kendine konuşuyor, hem de eliyle gök yüzünü gösteriyor, dediler. Ve hızla oradan uzaklaşmaya başladılar. Bunun üzerine;

-Ey Allah’ım görüyor, işitiyorsun değil mi? Benim için deli midir? Diyorlar. Bu zamanda seninle direkt konuşabildiğime göre, elbette deliyim. Ya neyim? Ya ne…?

Bir sorun ortadan kalkınca, sorunun varlığı da ortadan kalkar. İyi de bu sorun, bazılarının var oluş sebebi ise, o sorunun bitmesi – çözümlenmesi işlerine gelir mi? Elbette gelmez. O soruna başka bir boyut kazandırarak, dallandırıp, budaklandırarak bir çeşit devamını isterler. Çünkü oradan beslenirler.

Seksenli yılların başında askerliğimi yaparken hasta oldum. Ankara’da Gülhane Askeri Hastanesinde onbeş gün yattım. Oda arkadaşım hastaneye bir hafta öncesinden yatan, Adıyamanlı bir asker idi.  İkici günde hemşire hanım, odaya gelerek ona bir mektup uzattı. O arkadaş mektubu bir süre elinde tuttu, sonrada açmadan yanındaki komidinin üzerine bıraktı. Hareketlerinden okuma yazma bilmediğini fark edince;

-Mektubu okumamı ister misin? Diye seslendim,

+Olur, buyurun diyerek mektubu bana uzattı. Mektubu açıp okumaya başladım ancak çok da zorlandım. Hem telaffuzu zor, hem de arada bilmediğim kelimeler var. Fakat karşımdaki okuduklarımı anlıyor seviniyordu. Derken hemşire hanım tekrar odaya girdi.
Hemşire kırk yaşlarında gayet bakımlı ve güzel bir kadındı. Net Türkçe konuşuyordu. Bana; sen nasıl Rizelisin? şiven yok, diye takılmıştı.  

*İyi iyi okumuşsunuz, ne yazmışlar sana kürt? Dedi. Ben bir anda bozuldum, çünkü o güne kadar böyle insanların yüzüne-yüzüne Kürt, Laz, Çerkez Gürcü v.s.. diye hitap edildiğini hiç duymamıştım. Benim durumumu fark eden hemşire;

*Bende o bölgedenim, yani Kürt’üm. Sen ilk defa mı Kürt görüyorsun? Ne yani Kürtlerin kuyruklu falan olduğunu mu sanıyordun? diye de espri yaptı. Demek ki benden önce tanışmışlardı.

-Hayır-hayır ne münasebet nihayetinde hepimiz insanız.  Mektupta da özetle bir kız çocuğu olduğunu yazmışlar, anlayabildiğim kadarıyla, dedim

* Çok sevindin mi? Hadi yine iyisin!.. Sen babanın yerine ağa olunca, bu kızı kaç köy karşılığında everirsin? Diye seslendi arkadaşa. 

+ Abla, babam beni everirken iki köy vermişti. Ben şimdiden onu en az üç köy olarak geri alacağım. Daha önceleri yarım-yamalak bir şeyler duymuştum ancak o arkadaş ile enine boyuna konuşunca, işte o zaman doğudaki feodal yapının varlığından, birde
kendine özgü biat sistemine dayalı din anlayışından, Ağalık sisteminden haberdar oldum. Bu sistem tam anlamıyla, sömürü düzenidir. Sömürenler ise çok güçlü ve organizedir. Bir de yaşamın alışkanlığı, kültürel alışkanlıklar, dinsel inançlar toplumlarda değişimin önündeki en büyük engellerden biri olsa gerek. Muhakkak ki seksenli yıllardan günümüze bir takım şekil değişiklikler olmuştur. Ancak bunlar asla özde değişim değildir. 

Ta o günlerden bugüne değin, T.B.M.Meclisi ’ne seçilen Kürt kökenli millet vekillerinden bu feodal yapının düzeltilmesi için çaba sarf eden birilerini duydunuz mu? Daha adil, daha özgür, daha demokratik bir düzen için uğraşanı gördünüz mü? Onlar da bu düzenin bir parçası olup, değişimi asla istemezler. Sorunlar ortadan kalkar veya azalır ise bu sorunlardan beslenen kendileri ve ortamları zarar görür. Orta Doğu uzmanı değilim. Ancak anladığım kadarıyla;

Son zamanlarda birileri tarafından parmakla gösterilip, seçtirilen DEM partisinin de tüm gücüyle uğraştığı, sorunun ortadan kalkması değil, şekil değiştirerek devam etmesidir. Türkiye içerisinde madem terör olayını daha fazla devam ettirip, ondan yararlanamayacağız, çünkü öyle isteniyor, öyle ise Abdullah Öcalan’ı siyasi figür yapıp, Yine Kürt vatandaşların önüne atıp, oylarını bloke edip, yolumuza devam edelim düşüncesidir. DEM milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit yaptığı açıklamada; Meclisin, Abdullah Öcalanın ayağına gitmesini terör örgütü şart koştu diyerek, niyeti açıklamıştır. Suriye’nin İçerisine entegre edilecek örgüt uzantılarının, yarın bir gün devleti ele geçirip, hazır bir devleti dönüştürmeyeceklerinin garantisi var mı? Asıl hedef bu mudur?  
 
Kürt vatandaşlarımızın, aydınlarının, okumuşunun, yazanının, siyasetçisinin bilemeyip te sadece Öcalanın bildiği ve o olmaz ise çözülemeyecek sorun nedir? Abdullah Öcalanın başına bir şey gelseydi, bu kürt sorunu sonsuza dek çözümsüz mü kalacaktı? Abdullah Öcalanın siyasi figür olması hem içeride hem de dışarıda kimin işine yarar? Özellikle dış güçler, yıllarca beslediği terör örgütünü yok sayar mı? Öcalan zamanında; tüm enerjisini, Mecliste, Kürt sorununun çözülmesi, Türkiye’yi oluşturan vatandaşların demokratik haklarının gelişmesi yönünde kullanacağına, dünyadaki tüm ülkelerde ırka dayalı politikalar bitmiş, vatandaşlık kavramı uygulanırken, tekrar ırkçılığa dayalı, bir terör örgütü kurarak, Marksis- Leninist çizgide olduğunu söyledi.

Binlerce katliam etti. Rusya’da bir büro açtı. Ancak silahlarını veren ve onları eğiten, koruyup-kollayan, onlara resmi bütçesinde para yardımı koyan başta ABD olmak üzere, kapitalist batılı ülkeler. Ülkelerini onlara açan, barındıran komşu Müslüman ülkeler. Peki bu ülkelerde kendi içlerinde ırkçılığa dayalı bir sisteme izin veriyorlar mı? Kesinlikle hayır!.. İnsanlığın ilk doğuş ve yerleşim yerlerinin başında olan Ota Doğu, özellikle petrolün varlığından sonra, dünyadaki her ülkenin gözünü diktiği ve kedi ülkesi adına sinsice planlar yaptığı yer haline gelmiştir. Burada huzur ortamından çok kaostan beslenmeyi yeğlemişlerdir. Bizde ise hesap basit, Kürt oylarını biz yeterince alamıyor isek, o zaman istemediğimiz bir yere gidip bütünlük oluşturacağına, kontrolümüz altında bir yerde bloke olsun. Soru şu; kim istiyor? Hem içeride hem de dışarıda kimin işine yarar? Çözüm konusunda bizler çok samimiyiz de muhataplar samimi mi?
 İşi bitince ateşin ortasına atılacak, değnek olmaya değer mi?    
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve rizeninsesi.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.