Kişinin diğer insanları aşağılayıp yargılaması manevi bir rahatsızlıktır. Maalesef birçoğumuz da çok sinsi ve fark edilmesi zor olan bu hastalığa yakalanmış durumdayız. Kişilik bozukluğu olan bu durum bağımlılık derecesinde bizi ele geçirmiştir.
Bu psikolojik durumun oluşmasında gittikçe dijitalleşen sosyal medya platformlarının etkisi oldukça fazladır. Sosyal medya ağları üzerinden çok yoğun olarak iletişim ve etkileşim halindeyiz.
Toplumun her kesiminde özensiz ve düzensiz ve gayri ahlaki olarak bu yargılamaları görebiliyoruz.
Eli öpülesi dedeler hariç, köydeki ihtiyarlar köyün imamını veya öğretmenini sigaya çeker, yargılar.
“Geçen gün bizim imama sakız orucu bozar mı? Diye sordum da.. Ya hu Hasan, ha bu hocalar yüzünden din elden gideyi da.”
..
Rahatsızlığına şifa bulmak için doktora giden hasta, ömrünün yarısına yakın kısmını ilim tahsiliyle geçiren doktorunu yargılar.
“Ha bu bizim hastanendeki doktor var ya hiç bir şeyden anlamayı.”
..
Arkadaşlarımızın sosyal medyada bizim benimsemediğimiz veya hoşumuza gitmeyen paylaşımlarına tahammül bile edemiyoruz. Bizim gibi düşünmedikleri için anında yargılayıp;
“Bunlar geri zekâlı kardeşim.” Yaftasını yapıştırıyoruz.
İzlediğimiz futbol maçından sonra yaptığımız kritikler bu yargılamaların en masumudur. Diyebiliriz.
İnsanları yargılamak ve aşağılamak dolaylı olarak kişinin kendisini yüceltmek ve büyük göstermek için kullandığı en yaygın yollardan birisidir.
Kendimizi övmek ve haklı göstermek için hatalı ve eksik bilgilerimizle başkalarını yargılamak kişilik bozukluğudur. Kaldı ki, başkanlarının hata ve kusurları bizim iyi bir insan olduğumuz anlamına da gelmez. Başkaları da bizim çok hata ve kusurlarımızı bulabilir. Kötüden daha iyi olmak iyi olduğumuzu göstermez.
Biz insanız ne yaparsak yapalım yaptığımızın daha iyisinin yapılabileceğini de unutmayalım.
Rivayet edilir ki, Ankara’nın Nallıhan ilçesinde kadılık yapan Yunus Emre, Toptuk Emre tarafından dergaha mürit olarak kabul edildiğinde, şeyhinden insanlar arasındaki anlaşmazlıklar da hüküm vermek için vazife ister. Taptuk Emre ilmin kişiye verdiği benliği yani enaniyeti gidermek için daha doğru bir ifadeyle kişinin enaniyetini bir tılsım veya anahtar olarak kullanıp “Nefsini bilen rabbini bilir.” sırrına vasıl olması için Yunus Emre’ye vazife olarak belli bir zamana kadar “ben bilmem” zikri çektirir. Zira hakikat ilminin sarayına “bilmediğini bilmek.” kapısından geçmekle girilebilir.
Zanlarımızla veya eksik bilgilerimizle insanları yargılamak veya her konuda hüküm vermek doğru bir davranış değildir. Bazen “ben bilmem” diyebilmeliyiz.
Adalet adil mahkemelerde tecelli edebilir.
Nasıl bir vicdanımız var ki, kişileri yargılarken kendimizi hem savcı hem de hâkim olarak konumlandırabiliyoruz. Böyle bir mahkemeden adalet çıkar mı!
İnsanları kendinize göre bir şeylerle itham edip yargılayacaksanız, adalet için kendinize âdil bir hâkim bulmalısınız.
Amma; eğer vicdanınız ölmemiş ise kendinizin hem hâkim hem de savcı olduğu bir mahkemede; nefsinizi yargılayıp mahkûm edebilirsiniz.
Sevgi ve selamlarımla..
